Edebiyat kitaplarını incelerken…

Edebiyat kitaplarını incelerken…

Günışığı Kitaplığı Genel Yayın Yönetmeni, yazar Mine Soysal; akademisyen, editör, yazar İshak Reyna ve Çınar Yayınları Yayın Yönetmeni, yazar Burcu Aktaş, kitaplara ilişkin eğitimcileri kolaylayacak ipuçları sunuyor.

Mine Soysal: 2019 kitap üretim verilerine göre ülkemizde kişi başına 6,9 kitap düşüyor. Ancak, kurgu/edebiyat, çocuk ve gençlik kitapları ile araştırma-inceleme kitaplarından oluşan “kültür kitapları” kategorisini nüfusumuza oranladığımızda kişi başına sadece 0,5 kitap düştüğünü görüyoruz. Eğitimi de desteklemesini umduğumuz edebiyat kitapları son derece mütevazı bir orana sahip.

Eğitimci, ebeveyn ya da kütüphaneci olalım, hepimizin her kitapla bir tanışma macerası var. Elimize alıp kapağına bakarken, içini karıştırırken, ‘okuyabilir miyim, sever miyim?’ diye düşünürken, bazen ödünç bazen satın alırken kitapla kendimizce bir tanışma yaşıyoruz. Her şeyden önce işe, elimizdekinin kurgu ya da kurgudışı bir kitap olup olmadığını anlamakla başlamalıyız. Özellikle okulöncesi ve ilkokul dönemi kitaplarında çok karıştırılan bu ayrımın farkında olmak, çocuğun okuduğu her kitaptan mutlaka bir şeyler öğrenmesi, yarar umma beklentisinin karşısına edebiyat kitaplarının özgürleştirici, yaratıcı katkısını yerleştirebilir.

Sevgili Burcu Aktaş, hem çocuk kitapları yazarı ve yayıncısı olarak, hem de uzun yıllar basında eleştiri emeği vermiş biri olarak bu ayrımla ilgili bize neler diyeceksin?

Güzel bir günbatımı ne işe yarar  ?

Burcu Aktaş: Bu, en çok karmaşa yaşanan konulardan biri gerçekten. Örneğin, eğitsel bir kitap, anlatacaklarını öyküyle anlatabilir. Ama bu, o öykünün edebi nitelik taşıdığı anlamına gelmez. Ya da o kitabın bir edebiyat kitabı olduğunu göstermez.

Egemen algıda yanılgı içeren bir soru var: Çocuk okuduğunda bir roman ona ne yarar sağlayacak? Edebiyat kitapları kimi zaman sanki bir hapmış gibi düşünülüyor. Ebeveyn istiyor ki, çocuk o hapı “yutsun” ve okulun veremediğini kitaplar versin. Ancak edebiyatın işlevi bu değildir. Arjantinli yazar Jorge Luis Borges’e, “Edebiyat ne işe yarar?” diye sorduklarında, ustanın kendisini tedirgin eden ve gereksiz bulduğu bu soruya yanıtı müthiştir: “Kanaryanın ötüşü ya da çok güzel bir günbatımı ne işe yarar diye sormak kimin aklına gelir!”

Edebiyat kendimizi, kendi dünyamız dışındaki başka dünyaları ve insanları keşfetmenin başlangıcıdır. Edebiyat kitaplarının, hayatı, insanı, gezegenimizi anlamak için birincil araç olduğunu söyleyebilirim. Kabul etmeyi, anlamayı, çözmeyi, reddetmeyi, teslim olmamayı deneyimlediğimiz yerlerdir bu kitapların sayfaları. Edebiyat, uyuşukluğa kapılmayı, insanın kendi kendini tüketmesini, teslimiyet bayrağı çekmeyi engeller. Tüm bunlardan sonra yararcı doğrulamalara gerek var mıdır?

Yol haritalarımızı oluşturmak…

MS: Sevgili İshak Reyna, siz Orhan Pamuk gibi Nobel Edebiyat Ödüllü bir yazarın editörüsünüz. Değerli deneyiminizle bizi aydınlatsanız; yazar, tür ve yayınevi takip etmenin edebiyat kitabı incelemeye katkısı olabilir mi?

İshak Reyna: İnsanlarla ilk tanışmamız gibidir edebiyat kitaplarıyla yaşadığımız da. Ön kapaktan tanışmaya başlarız. O nedenle kitap tasarımcıları son derece önemlidir ve bize ortak çalışmanın ilk örneğini verirler. Önümüze gelen bir kitapta pek çok emek toplanmıştır. Sadece yazarın değil, yayınevinin içinde ve dışında çalışan birçok insanın emeğidir bu.

Hangi yayınevlerini izlemeye gayret ediyoruz, hangi yayınevleri bizim için öne çıkıyor, hangi yazarlar ve çevirmenler bizim dikkatimizi çekmeye başlıyor; onları bir kenara not almaya başlıyoruz. Bu, kişisel deneyimlerimizle yavaş yavaş ilerlediğimiz bir süreç. Her birimiz kendi yol haritalarımızı ve hazine sandıklarımızı oluşturuyoruz aslında. Gençlere de kendi yol haritalarını, hazine sandıklarını oluşturmaları için olanak tanımak gerek. Onları edebiyatla tanıştırma görevimiz var, ama bunu hepsine aynı uygulanabilecek bir listelemeyle yapmak mümkün değil. Haritaların, sandıkların kişiye özel, yavaş yavaş oluşması çok önemli.

MS: Bu noktada çocuk ve gençlik kitapları için belirleyici olan yaş gruplarını hatırlayalım. Okulöncesi, ilkokul, ortaokul ve lise için özünde çocukların ihtiyacını karşılayacak olan, onların sözcük, kavram, duygu, algı ve anlam evreninde sürekli değişen, gelişen okuma keyfini ve becerilerini kucaklayacak kitaplardır. Okuma mucizesinin altın çağı ilkokulda yaşanıyor, ama ortaokula geçildiğinde kopuş süreci başlıyor. Beşinci ve altıncı sınıflar hâlâ görece çocuksu bir heyecan taşısa da yedinci ve sekizinci sınıflar, ergenliğin etkileri, değişen ilgi alanları sayesinde kitaplardan hızla uzaklaşıyor. Eğer zengin, çağdaş seçeneklerle karşılaşmazlarsa tabii.

Okurlarına emanet kitaplar…

Okurun yaşı küçüldükçe, edebiyat kitabının incelenmesi de daha farklı açılardan bakmayı, farklı teknikleri kullanabilmeyi gerektiriyor. Sevgili Burcu, okumadan bir kitabı anlamak, bilmek mümkün mü?

BA: Tanışmadan, konuşmadan, hikâyesini bilmeden bir insanı anlamak mümkün mü? Bir kitabı da okumadan anlamak ya da eleştirel yaklaşmak mümkün değildir. Kitabı okumadan, hakkında yazılmış yazıları ya da özetleri okumak, kitabı anlamak için değil, anlaşılmaz kılmak için işe yarar. Kitaplar özünde, yapısı gereği okurlarına emanettir. Başlı başına bu neden bile okumayı gerekli kılar. Okuru olmadan bir kitapla ilgili fikir beyan etmek, eleştiri yapmak imkânsızdır.

İshak Bey’in az önce yaptığı benzetmeyi ben de düşünmüştüm. Okumak, bir kitabın haritasını çıkarmamızı sağlar. Bu harita, özneldir; her okurun haritası farklıdır. Başkasının haritası işinize yaramayabilir. Bu da okuma gerekliliğini tekrar önümüze çıkarır. Üstelik okuma gerekliliği, her okurun kendi başına yapacağı bir şeydir.

Okumak denince mutlaka anılması gereken başka bir fiil daha var: cımbızlamak. Cımbızlamakla okumak arasında büyük bir fark vardır. Bir kitaptan gelişigüzel bazı yerleri cımbızlayarak o kitapla ilgili bir yargıya varmak, bir kitap hakkında okumadan konuşmak kadar sıkıntılıdır.

MS: Edebiyat kitabının bütünlüğü önemli. Kitabın bütünlüğü deyince, kurgusu, dili, öğeleri… Neleri, nasıl etkiliyor ya da etkilemiyor okuru?

Yazarın sesi mi, karakterin sesi mi  ?

BA: Bir edebiyat kitabını incelerken kuşkusuz onu bir bütün olarak ele almalıyız. Bütünlük derken neyi kastediyorum? Üslubu, kurgusu, karakterleri, atmosferi, hikâyenin geçtiği zaman… Bunları birbirinden ayırıp bir edebiyat kitabını inceleyemezsiniz. Örneğin, bir roman ya da öykü karakterinin kullandığı dili, kitabın anlattığı dönemi, atmosferi göz ardı ederek değerlendiremeyiz.

Edebiyat kitaplarını incelerken sık sık karıştırılan şeylerden biri de yazarın ve karakterin sesidir. Üslup, yazarın sesi, duyarlılığıdır. Yine de karakterin diyalogları, çoğu zaman yazarın sesi zannedilebiliyor. Bu, yetişkinlerin sıklıkla düştüğü yanılgılardan biridir. Karakterin cümlesinin altını çizip, “Ama kitapta bu var!” diyerek önümüze getirirler. Oysa bir yazar, anlatmak istediği meseleye, konuya hizmet eden karakteri gönlünce yaratabilir. Diyelim karakter 60 yaş üstü biri; seçtiği kelimeler de elbette yaşına göre olacaktır. Çok fazla eski Türkçe kelime var deyip o kitabı kenara ayıramayız. Ya da zorba bir karakter anlatılıyorsa, seçtiği sözcükleri “kaba, argo” diye eleştiremeyiz.

“Özgün bir yaratıcı metnin salt kendi değerlerimize, ilgilerimize, ahlaki kabullerimize uygun olarak yazılmış olmasını beklemek doğru değil.“

MS: Edebiyat eserinde karakterin gerçekliğini güçlendirecek argo ya da küfürlü konuşma, hatta aksanlı konuşma çok olağan. Ancak aksanlı diyaloglara bile büyük tepki gösterebiliyor öğretmenler. Oysa giyim kuşamı, hal ve davranışları gibi, dilsel seçimler de karakterin nasıl biri olduğuna ilişkin ipuçları veriyor, karakterle okuru yakınlaştırabiliyor.

Ancak önyargılar, adeta bir otosansür perdesi indiriyor zihnimize, ayrıntılara takılıp bütünü göremiyoruz. Cımbızladığımız ya da anlam bütünlüğünden kopardığımız bütün sözcükler ve deyişlerin de, kurallara uygunluk arayışının da, bir edebiyat eserini tanımamıza hiç yararı yok. Özgün bir yaratıcı metnin salt kendi değerlerimize, ilgilerimize, ahlaki kabullerimize uygun olarak yazılmış olmasını beklemek doğru değil.

Bir de seçkiler, antolojiler, derlemeler var. Sevgili Reyna, siz bu grupta önemli eserler verdiniz. Bu kitapların, okuru edebiyat eserlerine yakınlaştırmada nasıl bir işlevi var?

Açık büfede herkes kendi seçimlerini yapar.

“Herkes birer yazar olamaz, ama hepimiz birer okur olabiliriz. Dolayısıyla antolojiler, derlemeler, seçkiler bize iyi bir okur olmanın yollarını gösterebilir.“

İR: Antolojiler, derlemeler aslında birer açık büfedir. Açık büfelerin en önemli özelliği nedir? Malum, bizler açık büfede gözümüze kestirdiklerimizi kuleler yaparak tabağımıza yerleştirmeyi severiz. Tadına bakıp hoşumuza gidenlerle tabağımızı tekrar tekrar doldurmak isteriz. Memet Fuat’ın Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi ya da Selim İleri’nin İlk Gençlik Çağına Öyküler gibi antolojiler, seçkiler işte böyle açık büfeler sunar bize. Bizim için hazırlanmış, bizden önce gezilmiş çeşitli coğrafyaların haritalarındaki iyi örneklerin toplamıyla karşılaşırız. Unutmamalı; herkesin tadabileceği, alabileceği, kendi hazine sandığına katacağı şeyler farklı olabilir.

Edebiyat böyle bir şeydir; pek çok yazar hakkında anlayış birliği yoktur. “Dostoyevski çok büyük bir yazardır,” diyenimiz de vardır, “Rus edebiyatının başına Nabokov gibi üçüncü sınıf bir yazarı kim musallat etti?” diyen de vardır. Halide Edip’in, Sait Faik’in ya da Orhan Pamuk’un kılçıklı bir Türkçe’yle yazdığını söyleyen de; Proust’un berbat bir Fransızca’yla yazdığını düşünen de; Salinger’in Gönülçelen’i için, “Ne biçim kitap bu!” diyen de; Garip şiirine, “Bunlar da ne ki!” diye bakan da; İkinci Yeni şiirini, “Bunalımlı genç adamların hezeyanları!” olarak tanımlayan da vardır. Ancak onların bugün modern klasik eserlerin yapıtaşları haline geldiklerine bakılırsa edebiyatın, öğretmenlerin, ebeveynlerin ya da otoritelerin ille de kabul edeceği bir şey olmadığı da açıktır zaten.

Açık büfede herkes kendi seçimlerini yapar. Herkes birer yazar olamaz, ama hepimiz birer okur olabiliriz. Dolayısıyla antolojiler, derlemeler, seçkiler bize iyi bir okur olmanın yollarını gösterebilir.

Kitabı koklatan, içine çeken kapak etkisi…

MS: Genel kanı, kitabı kapağından tanımaya çalışmaktır. Eğer kapağı dikkati çekmişse kitapla da ilgilenmeye başlanır. İnternette bir kitabı aradığımızda karşımıza e-ticaret siteleri çıkıyor. Kitabın içi, yazarı, çizeri, çevirmeni, ne yazık ki bu sitelerin önceliğinde değil. Çok az insan, yayınevinin kendi sitesine bakıp kitap hakkında daha geniş bilgi ediniyor. Kitabı eline alabilen çoğunluksa sadece arka kapağını okumakla yetiniyor. Ancak, pek çok arka kapak yazısının sadece pazarlama cümlelerinden oluştuğu da gerçek. Sevgili Burcu, bu “kapak etkisi” için sen neler düşünüyorsun?

BA: Kitap kapakları denince aklıma ilk gelen şey, “ilk görüşte aşk”. Kapak görselliğiyle ön plana çıkan kitabı önce göz seçiyor, ama sonrasında akıl devreye giriyor. Özellikle ilk defa okuyacağınız yazarların kitaplarına yönelirken kapak estetiği epeyce öne çıkıyor. Grafik olarak iddialı kapakların okurun ilgisini daha kolay çektiği bir gerçek. Ama bunu “güzel kapak kitabı sattırır” anlayışına indirgememek gerekir. Kapağın sattığına inanılan bir pazarlama anlayışı, işi tamamen ticari boyutla sınırlayabiliyor. Yayıncılığı, içeriğin niteliğinden uzaklaştırabiliyor.

Örneğin, artık telifi serbest kalan yazarların kitaplarını birçok yayınevi basıyor. Kapağı en güzel olan Sabahattin Ali kitabını almak diye bir şey söz konusu değil. Kitabın editörü kim, tam metin mi yayımlanmış, bunlara bakıyoruz. İshak Bey’in dediği o haritayı elimize alacağız. Baskının ne farkı var, sunuş yazısını kim yazdı, yeni bir eki var mı; bu gibi parametreler önem kazanıyor. “İlk görüşte aşk” çok büyülü belki ama peşinden ne geliyor, okur olarak bunun da farkında olmamız gerek.

Arka kapak, okuru kitabın sayfalarını karıştırmaya yönlendiren ikinci etken. Arka kapakta pazarlama dili çok egemen, doğru. Hem okur hem yayıncı hem de yazar kimliğimle söylersem, benim için makbul arka kapak metni, bir yandan okura kitabı koklatmalı, bir yandan da sayfaları çevirmek için ona merak ve heves sunmalıdır. O hevesi kaçırmamak, merak uyandırmak, özellikle yeni bir yazarla tanışmak söz konusuysa daha da önemlidir. Ancak sadece pazarlama diline teslim olmak, yayıncıyı da okuru da nitelikten uzaklaştırır. Bir kitabın kapağını ve arka kapak yazısını, kitap önerirken, kitaba yönelirken asla tek neden saymamalıdır.

Yazara ihanet etmeyen editör.

“Editörün amacı yeniden yazmak değildir. Editör; yazarın metnine saygıyla davranan, açıklarını, eksiklerini ya da olasılıklarını onunla paylaşmaktan çekinmeyen kişi demektir.“

MS: Kitap künyelerinde de çok önemli bir veri var aslında. Kitabın gerisindeki yayıncılık emeğini ve niteliğini belgeliyor. Örneğin, kitabın editörünün, yayına hazırlayanının kim olduğu, kitabın yazarı kadar önemli bir bilgi haline gelmeye başladı nihayet. İshak Bey, kitap künyeleri için neler diyeceksiniz?

İR: İzlediğimiz dizilerin, filmlerin başında ya da sonunda emeği geçenlerin dökümü yer alır. Kitapların künye sayfası da aynıdır. Düzeltmenden tasarımcıya kadar pek çok insanın kitaptaki emeği dökümlenir; editörü kim, sorumluları kim, buradan öğreniriz. Kitabın “içindekiler” sayfasına bakıp şöyle bir taramak bile yolculuğa çıkmadan önce haritayla haşır neşir olmaya benzer. Kitabın sunduğu bu haritalardan yola çıkarak aslında yavaş yavaş kendi haritalarımızı oluştururuz.

Kitaptaki hatalardan, yazarı ya da çevirmeni değil, artık editörü sorumludur. Editör, çeviri kitapta da telif kitapta da son derece önemlidir. Çeviri kitapta; metin özgün kaynak dilinden mi, yoksa bir ara dilden mi çevrildi, mutlaka belirtilmeli ve her iki seçenek için de kaynak mutlaka verilmelidir. Çeviri editörü, sadece diğer dili bilen değil, Türkçe’ye hakimiyetiyle de öne çıkan isim demektir. Çevirmenin emeğine saygı duyan, onu iyi anlayan, ama gözden kaçan yerleri de işaretleyebilen; kitap sahneye çıkmadan önce çeviride gerekli toparlamaları yapan kişi demektir.

İster çocuk edebiyatı ister yetişkin edebiyatı alanında olsun, telif yazar için de aynısı geçerlidir. Eskiden yazarlarımız editörle çalışma konusunda pek deneyimli değillerdi, ama son 20 yılda önemli mesafe alındı. Hatta bazı yazarlar yeni kitaplarında, “Kimyam uyuyor, bana doğruları söylüyor,” diyerek hangi editörle çalışacağını seçmek istiyor. Yazar artık yaşamıyorsa ve külliyatı yayımlanıyorsa (Sabahattin Ali örneğinde olduğu gibi) editör, ona, üslubuna ihanet etmeyen, saygı duyan kişi olur. Özdemir Asaf’ın şiir kitaplarını yayına hazırlarken, onun dönemin İstanbul Türkçesi’nden kaynaklanan “geleyorum, gideyorum” şeklindeki yazımını düzeltmek isteyen editör gördüm ben. Editörlerin böyle şeyler yapmamasını tercih ediyoruz.

Editörün amacı yeniden yazmak değildir. Editör; ister yaşayan ister külliyatı yayımlanan olsun, yazarın metnine saygıyla davranan, ama bütün açıklarını, varsa eksiklerini ya da olasılıklarını onunla paylaşmaktan çekinmeyen kişi demektir. Yazarla editör iyi arkadaş olmayabilirler, önemli olan birbirleriyle gerektiğinde her ayrıntıyı paylaşabilmeleridir.

“Çocuklaştırma” adına yapılan kısaltmalar, uyarlamalar…

MS: Telif hakları serbest kalan, anonime çıkan yazarlarımız da var. Örneğin, 2019 yılı başında Sabahattin Ali’nin ölümünün 70. yılı doldu ve kitapları aynı anda onlarca yayınevi tarafından yayımlandı. O güne kadar asıl yayıncısının yayımladığı önemli bir külliyatı vardı. Kuyucaklı Yusuf romanı asıl yayınevinden dokuz lira etiket fiyatıyla satılıyordu, ama şimdi herhangi bir okulun karşısındaki kırtasiyeden iki liraya alınabiliyor. Fiyat farklarıyla birlikte kaotik bir durum ortaya çıktı. Hem edebiyat metni kısaltıldı mı, çarpıtıldı mı, değiştirildi mi belirsizliği, hem de raftaki haksız rekabet işleri karıştırdı. İshak Bey, eğitimciler bu tarz Klasikler’in yayınevi seçimine nasıl yaklaşmalı?

İR: 2021’de iki yazarın daha başına gelecek aynı durum. Orhan Veli’nin ve George Orwell’ın eserlerinin de yağmalandığını göreceğiz. Bazı yayınevleri ne yazık ki, “En makbul yazar, öleli 70 yıl geçmiş yazardır!” biçiminde düşünmeye başladı. Çünkü artık bu yazarlar için, yurtdışındaki yayıncısına ya da ailesine herhangi bir telif ödemesi yapılmayacak. Yağma Hasan’ın böreği kıvamında bir yaklaşım bu.

Çeviri edebiyatta yine en önemli belirleyici, metnin kaynak dilden kısaltılmadan, güvenilir bir çevirmen tarafından çevrilmiş olmasıdır. Yayınevinin kitabın kapağında “kısaltarak çeviren” ya da “uyarlayan” gibi ifadeleri açıkça belirtmesine razıyım. O kitapları almam, tavsiye de etmem, ama kitabın kısaltma ya da uyarlama olduğunun dürüstçe belirtilmesi doğrudur. Charles Dickens’ın 900 sayfalık romanını 450 sayfa olarak kısaltmış, ama kitabın kapağında bunu belirtmeyip sanki eserin orijinaliymiş gibi davranan, Jack Sparrow kadar korsandır. Tabii böyle kitaplar iki üç lira da olabilir.

Üstelik, bu kısaltma ve uyarlamaların çoğunu “çocuklaştırma” adına yapıyoruz. Jane Austen’ın Gurur ve Önyargı romanını çocuklar da okusun diye kırpıp biçemeyiz. Montaigne’in Denemeler adlı eserinin orijinalinde 200 deneme vardır. Sabahattin Eyüboğlu, çevirisinde neden 70 deneme bulunduğunu kitabın önsözünde açıklar: “Ben Montaigne’nin bahçesinde dolaştım, çeşitli çiçekler derledim.” Bu örnekte çevirmenin kabahati yoktur; sorun, bu bilgiyi yayınevinin düzgün sunmamasındadır. Batı’da kısaltılmış kitaplar, genellikle dil eğitimi amaçlı, 800, 1000, 1500 kelimelik farklı seviyeler için karşımıza çıkar. Bunun bir işlevi var; zaten kitapların kapağında da “yeniden söyleyen”, “uyarlayan” diye açıkça belirtilir.

Türkçe telif eserlerde de durum böyle olmalıdır. Eserin bütünlüğüne zarar verilmemesi, kısaltılmaması, herhangi bir seçme yapılmışsa da bunun açıkça belirtilmesi gereklidir. Editörün metni nasıl incelediği önemlidir. Yazarın orijinal elyazmalarıyla, belki gazete ya da dergideki ilk tefrikasıyla karşılaştırmış, notlandırmış olabilir. Bu tip katma değerlerin belirtilmesi zorunludur.

Nefret söyleminin farkına varmak  !

“Toplumsal cinsiyet eşitsizliği, nefret söylemi, gündelik hayatta olduğu gibi, kitap satırlarında da sık sık karşımıza çıkıyor.“

MS: Kitaplarda ilk anda dikkati çekmeyen, ama okudukça can acıtan noktalar olabiliyor. Tabii gerçek edebiyat kitaplarında bundan söz edilemez, ancak bazı kitaplarda ayrımcı yaklaşımların, nefret dilinin, nefret söyleminin sinsice kullanıldığını görüyoruz. İncelediğimiz bir kitabın içeriğini, öğelerini bu açılardan da çok iyi anlamamız gerek. Çocuk edebiyatında hâlâ çoğunlukla ev kadını anneleri, çalışan babaları görüyoruz. Üstelik, erkeklerin uyguladığı duygusal şiddetin ya da zorbalığın normalleştirildiği çok kitap var. Ne dersin Burcu?

BA: Toplumsal cinsiyet eşitsizliği, nefret söylemi, gündelik hayatta olduğu gibi, kitap satırlarında da sık sık karşımıza çıkıyor. Bunun en önemli nedenlerinden biri, ayrımcı dilin sıradanlaşmış olması. Belki çoğu okur bugün hâlâ, bir kitapta aile bütçesini babanın yönetmesini, ev işlerini annenin yapmasını, ona yardım edenin kız çocuk olmasını yadırgamıyor. Biçilen rollerin toplumsal cinsiyet eşitsizliğine yol açtığının farkında değil. Karakter yaratımlarında, örneğin engelli karakter zaten yok denecek kadar azdır. Olduğunda da yardıma muhtaç, aciz çizilir; hak temelli bakılmaz. Aslında biraz gözü açık okur olmak lazım.

Şehirli olmayan bir çocuk karakterin kaba, mağdur, eğitimsiz gösterilmesi; köpeğe Arap adının konması; bir hakaret sözcüğünün hayvanlarla özdeşleştirilmesi; bir erkeği tanımlarken “evin direği” denmesi aslında sıradan şeylermiş gibi duruyor. Ama bunlar sosyolojik olarak aslında toplumsal cinsiyet söylemine, nefret söylemine giden yolları döşüyor. Erkek işi, erkek Fatma, adamakıllı, insanoğlu, kızını dövmeyen dizini döver, Çingene kavgası, eksik etek… bunlar artık yayıncılıkta uzak durduğumuz söylemler. Deyimler, atasözleri kendi devirlerinde ortaya çıkmış, o dönem için belirli gerçekliklere işaret etmiş olabilirler. Ancak o dönemden alıp değiştirmeden, nefret söylemini sorgulamadan kullanacağımız anlamına da gelmez. Bunların farkına varmak şart.

Sansür daima azınlığın çıkarlarını korur  !

“Otosansür uygulamak, bu tuzağa düşmek, sansürcü zihniyete rıza göstermek demek. Adaletsizliğe kişisel rıza göstermek demek.“

MS: Okumadığımız kitapları bilemiyoruz. Tabii onları önerme şansımız da olamıyor. Bir edebiyat kitabı hakkında kulaktan kulağa oyunu oynayarak bilgi edinmek mümkün değil. Birinin çok etkilendiği bir kitap, bir başkasını aynı oranda etkilemeyebilir. Kitapları; şu sözcük, şu değiş, bu tema, şu karakterler gibi çeşitli öğelerini cımbızlayarak değerlendirmenin yanlışlığından söz ettik az önce. Bunların tek tek hiçbiri, kitap hakkında “iyi” ya da “kötü” yargısına varmamıza yetmez.

Bu, türler ve alttürler için de geçerli. Bir öğretmen, kendisi bilimkurgu ya da polisiye okumuyor diye, öğrencisine ya da iletişimde olduğu insanlara bu kitapları önermiyorsa, bu türü görmezden geliyor, saklıyor demektir. Oysa edebiyat kitaplarını, ancak okuyarak, okuru olarak tanıyabiliyoruz. Severiz sevmeyiz, öneririz önermeyiz, ama kitaplara eleştirel yaklaşabilmek için öncelikle okumak zorundayız. Edebiyat türlerini ve alttürlerini yok saymak, onlardan korkma ya da çekinme hakkımız yoktur.

Konu dönüp dolaşıp sansür ve otosansüre dayanıyor. Sansürcü zihniyet; düşünceden, duygudan, sözden en çok da insanın hayallerinden korkuyor. Sansür daima siyasi azınlığa hizmet ediyor, tıpkı günümüzde yaşadığımız gibi çoğunluğa hizmet etmiyor. Özgür düşünceyi, insan haklarını yerle bir etmeyi amaçlayan sansürün asıl işlevi bir grubun çıkarını kollamaktır. Otosansür uygulamak, bu tuzağa düşmek ise sansürcü zihniyete rıza göstermek demek. Adaletsizliğe kişisel rıza göstermek demek. İnsanların, haklarından, hayallerinden, seslerinden, farklılıklarından vazgeçmeyi olağanlaştırması çok ürkütücü. Bugün kitap dünyası, yazarından yayıncısına, kitapçıdan kütüphaneye, okuldan eve, en çok bu görünmez canavarla mücadele ediyor ne yazık ki.

Tepeden inmeci, toptancı listeler…

Son yıllarda özel okullarda zorunlu ve seçmeli okuma listeleri hazırlanıyor. Çoğu okul bu listeleri, “müşteri-veli”nin eğilimlerine göre belirlemeye çalışıyor. Örneğin, muhafazakâr kesimin çocuklarının gittiği bir okulda çağdaş eserler okutulmayabiliyor. Milli Eğitim Bakanlığı ile Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın sitelerinde de listeler var. MEB’in EBA platformunda yer verilen kitaplar sadece önerilmiyor, eğitimci gözlüğüyle “denetleniyor” ve “sakıncalı” görülen noktalarına özellikle dikkat çekiliyor. Bu listelerdeki kitaplar, edebi niteliklerinden çok ahlaki kabulleriyle değerlendiriliyor. Yakında çocuklarımıza okutmak için, Türkiye ve dünyadan çağdaş çocuk ve gençlik edebiyatı kitapları bulmakta zorlanabiliriz. İshak Bey, listeler için siz ne düşünüyorsunuz?

İR: MEB’in ya da başka kurumların hazırladığı listelerin temel sorunu, tepeden inmeci ve toptancı olmasıdır. Hepimiz birbirimiz için karşılıklı listeler yapabiliriz. Ama bunlar kişiye özel öneriler olduğunda değer kazanır. Eğitimciler gençlere öneriyorsa, onların da kendilerine kitap önermesine açık olmalılar. Gençlerin önerecekleri, okuduklarınızın dışında tarzlar da olabilir, başlangıçta biraz tereddütle yaklaşabilirsiniz. Ama reddetmemelisiniz. Aksi takdirde birbirimize kitaplar önermemiz mümkün olamaz. Sınıfta karşılıklı öneriler yapmak çok işe yarayabiliyor. Öğrencilere, “Siz ne okuyorsunuz, siz bana neler önermek istersiniz?” diye sorarak onlara söz hakkı verdiğinizde, inanılmaz bir şekilde katkı sunuyorlar. Gerçekten kazanmak bu demektir.

Okullarda bazen bana, wattpad yazarlarını, yeni kültür sanat dergilerini ya da bir kitabın dizi uyarlamasını nasıl bulduğum soruluyor. Tıkanan klasik kanalların dışında yeni mecraların oluşmasını prensipte iyi ve önemli buluyorum. Gençler bu yeni mecraları bizden çok daha hızlı keşfedebiliyor. Niteliklerini tabii konuşabiliriz, ama ilkesel olarak bunları yok saymak, kafamızı devekuşu gibi toprağa gömmek olur; gençlerle iletişim kuramayız. Oysa eğer eğitimciysek, temel meselemiz gençlerle iletişim kurmaktır.

Seçmek mi, önermek mi  ?

MS: Seçmek ya da önermek, eleştirel okumak ya da şikâyet edip yasaklatmak… Burcu, bu zıt yaklaşımlar üzerine neler söyleyeceksin?

BA: Seçmek ve önermek arasında müthiş bir fark var. “Seçmek” sözcüğü kitapla yan yana geldiğinde, “Ben senin için yaptım!” anlamında tınlıyor. Neden benim yerime yaptın? Okunacak kitapları neden biri ya da birileri seçsin ki? Makbul olan, asıl yapılması gereken önermektir. İhtiyaca göre farklı türler, farklı yazarlar, farklı yayınevleri önerebilecekken, “seçmek” ne demek oluyor? Seçmek, kısa yol gibi görünüyor belki. Hep sonuca odaklı davranmaya çalışılıyor belki. Madem kitap okumamız lazım; işte kitapları seçtik, listeleri okuttuk, bitti!.. Ama edebiyat böyle bir şey değildir.

İzlek açısından okura tek seçenek olmadığını gösteren listeler de vardır. Her liste doğallıkla eksiktir, ama bir izlek oluşturabilir. Artısı ya da eksisi olur, bazı kitapları çıkarır, yerine farklı kitaplar koyarsınız. Bana kalırsa, başkalarını okumaktan alıkoymaya çalışanlar, neyin okunmayacağına karar verenler, zevk için okumayı reddedenler sansürcü olur. Yalnızca kendi doğrularının karşılığını edebiyatta bulmaya çalışanlar sansürcü olur.

MS: Eğitim emekçilerimizin, toplumun önünde uçan çalıkuşları olduklarını; yaşamlarına kattıkları her değer gibi, edebiyatı da önce öğrencilerine, sonra ailelere, son tahlilde tüm topluma tattırabilecek, kazandırabilecek birer çalıkuşu olduklarını unutmamalarını diliyoruz. Okumayı denemekten, daha çok ve daha farklı kitapları incelemekten vazgeçmeyelim.