“Arkadaşım olabilecek karakterleri okudum!”

Yazar, çevirmen, radyo programcısı ve eleştirmen  Sevin Okyay’la, çocukluk ve gençlik yıllarında  edebiyatla tanışmasını, edebiyatın biçimsel ve tematik türleriyle yaptığı okuma  yolculuğunu konuştuk.

Halil Türkden: Eleştirmen, yazar ve çevirmen kimliğinle değil; okur olarak edebiyat duygun, motivasyonunla başlamak istiyorum. Edebiyatta “ben”e, Sevin Okyay’a dair ne buldun?

Sevin Okyay: Her birini çok severek çeşitli işler yaptıktan sonra anladım ki, en son vazgeçeceğim şey edebiyat. Esas olan edebiyat.

Kitap okumak benim hayatıma çok erken girdi. Daha okula gitmeden annem bana kitap okuyordu akşamları yattığımda. Edebiyat hayatım onunla başladı. Pollyana, Tom Sawyer’in Maceraları, Oliver Twist, Küçük Kadınlar… Çok güzel kitaplar okurdu bana. Akşamın bir parçasıydı bu okumalar.

Annemin çok iyi bir okur olması beni çok etkiledi. Önce anne ve babamın okuduğu kitapları okudum. Yani biraz ters gitti okumadaki gelişmem. Çünkü ben daha yedi yaşında bile değilken, annem bana 12-13 yaşın kitaplarını okuyordu. Sonra ben evdeki kitapları da okumaya başladım.

O yaşlarda Ernest Hemingway, John Steinbeck, Panait Istrati ve Varlık Yayınları’ndan çıkan diğer kitapları çok severdim. Daha doğrusu annemin sevdiği, okuduğu kitaplardı bunlar.

Okumalarda tersten gidiş

HT: Her şeyi okuyan biri miydin, seçimlerin ne yönde ve nasıl gelişti?

SO: İsimleri dikkatimi çekerdi hep. Örneğin, Hemingway’in Güneş de Doğar çok güzeldi. “De”nin ayrı yazılması gerektiğini çok küçükken, bu vesileyle öğrenmişimdir. Erskine Caldwell’in Tütün Yolu da beni ismiyle cezbetmişti. Sonraları, bir kitabını okuyup sevdiğim yazarların külliyatını takip ettim.

Aslında, ne olduğunu doğallıkla merak ederek okuduğum ilk kitap, Panait Istrati’nin Kodin adlı romanıydı. 14-15 yaşlarına geldiğimde de masal okumaya başlamışım. Çünkü küçükken annemin kitaplarını okumaktan masalları atlamışım. O sırada Doğan Kardeş’ten çıkan Eflatun Cem Güney’in Nartanesi ve Karayılan kitaplarını çok sevmiştim. Cem Güney çok iyi bir derlemeci ve masal bilginiydi. Sonrasında Andersen kitapları geldi ve bu tersten gidiş, lise yıllarında klasiklere başlayıncaya dek devam etti.

HT: Başlangıçta her şey gaz ve toz bulutuydu, ya sonra? Farklı türler, farklı karakterler nasıl girdi hayatına?

SO: O bulutlar hep benim kafamda olduğu için, hiçbir şey fark etmedi aslında. Hâlâ da duruyorlar. Her an arkadaşım olabilecek karakterleri okuduğum için farklı türleri okumada ve benimsemede hiç zorluk çekmedim. Arkadaşımdılar zaten. Küçük Kadınlar’daki Jo arkadaşımdı mesela.

Yasaklı olanı merak etmek

HT: Edebiyatta çeşitli türlerin okunması, yayımlanması, çevrilmesi gibi konulara bakışın nedir? Farklı türler sende nasıl patlamalara yol açtı?

SO: Çeşitli türler okumak oldukça önemli. Hayal gücünü beslediği kadar gerçekleri gösteriyor insana. Bunlar insanın kendinde sakladığı gerçekler. Farklı durum ve olaylarda vereceği en uç ve en sığ da olabilen, en gerçek tepkileri gösteriyorlar. Sadece fantastik edebiyatın değil, bütün türlerin bunu başarabildiğini düşünüyorum.

Özellikle tiyatro türü, beni önce okumaya sonra izlemeye yöneltti. Çok iyi bir tiyatro izleyicisi oldum zamanla. Okulda seçmeli derslerimizden biri Drama’ydı. Oya Başar’dı (o zamanlar Kaynar’dı soyadı) hocamız. İlk derste bizden neler beklediğini anlattığı sırada, sınıfa arkamızı dönüp, ellerimizi arkamızda kavuşturmamızı ve bir alabalığın nehirden yukarı nasıl gittiğini anlatmamızı istemişti.

HT: Peki ya çocuklar, gençler için nasıl bir etkisi olabiliyor bu türlerin?

SO: Bizim evde polisiye çok okunurdu. Akba Yayınevi vardı o zamanlar, çok iyi kitaplar yayımlıyordu. Onların kitaplarını okurdum. Duygusal gerilim dolu Wilkie Collins’in Beyazlı Kadın’ı, Agatha Christie romanlarını, Louis Charles Royer’in İnsan Harası kitabını çok sevmiştim. Denemeler yapmayı, yeni ve bilmediğim türde kitaplar almayı seviyordum.

Babam, “Bunlar sana göre değil,” gibisinden şeyler dese de, ben devam ettim. Yasaklı kitaplar da öyleydi. Bir şeyin yasak olması, onu merak etmek ve okumak için tek başına yeterli değil mi zaten?

“Polisiye olması için cinayet olması gerekmiyor.”

HT: Bunların birçoğuna “sakıncalı” etiketi yapıştırıldı çoktan. Nesi sakıncalı?

SO: Öncelikle polisiye olması için, şiddet ya da cinayet olması gerekmiyor. Polisiye ya da fantastik eserler, önyargıyla yıkanıp kenara atılamazlar. Patricia Highsmith ve Agatha Christie, içinde cinayet olmayan romanlar da yazmışlardır.

Ayrıca, bugünkü şiddet algısı o zamanlar yoktu. Bugün de çocukların ve gençlerin dünyasındaki şiddet algısının yetişkinlerden daha farklı olduğunu düşünüyorum. Üstelik, benim gibi pek çok çocuk da korkmayı sever, gerilimli kurguları sever, keyif alır. Çocukların ve gençlerin okumaktan keyif alması kadar değerli bir şey var mıdır?

Fantastik, çizgi roman, bilimkurgu ve polisiye türlerindeki eserler iyi yazılmışlarsa iyidir ve rahatlıkla okunur. Ruth Rendell ve Patricia Highsmith iyi yazarlardır örneğin, onlar ne yazarsa okurum. Sakıncalı olan bir şey varsa, o da kötü yazılmış kitaptır, kötü edebiyattır. Son yıllarda edebiyat kitaplarında çokça görülen bir sıkıntı bu, çok kitap yazıldığından belki de.

HT: Son olarak, okullara gelmek istiyorum. Ben bir öğretmen olsam, bu türleri çocuklara ve gençlere okutmam konusunda beni nasıl ikna edersin?

SO: Gözlemlediğim kadarıyla okullarda en çok karşı gelinen türler fantastik, bilimkurgu ve çizgi roman eserler. Bugünün kararvericileri, çocuğun da, gencin de, hatta öğretmenin de hayal gücünü zenginleştirecek her şeye karşı. Daha doğrusu, çocukların doğal yolla büyümelerini istemiyorlar.

Peki, yetişkinler memnun mu kendilerinden? Alice Harikalar Diyarında’yı okuyup da yoldan çıkan çocuk gördünüz mü? Keşke yetişkinler okusa şimdi bu kitapları.