Çocuğa Açılan Kapılar: Müzik ve Edebiyat

Çocuklar için şarkılar besteleyen, kitap yazan ve müzik temelli projeler geliştiren sanatçı, yazar, eğitimci Banu Kanıbelli, hikâye, müzik, psikoloji ve felsefeyi yaratıcı biçimlerde harmanladığı profesyonel deneyimini paylaşıyor.

Çocuk ve gençlerin arasında uzun yıllar geçirmiş, psikoloji, eğitim ve ekoloji temelli bir şarkı yazarı olarak aranızdayım. Çokça şarkım, bir adet çocuk kitabım var. Kara, önce hayatımızın, sonra şarkıların, sonra da maceralarıyla Çocuklara Mektuplar’ın (2024) kahramanı olmuştur. Dolayısıyla, kâh müziğin içindeki sözler, kâh da Kara’nın kitaplaşmış macerasıyla edebiyatın da eşiğinde görüyorum kendimi.

İçeriğimi şu soruları sorarak hazırladım:

  • Bugün bu eşikten, müziğin dünyasından, edebiyatın dünyasına girerken beraberimde sizler için anlamlı olarak ne getirebilirim?
  • Hayatlarımızın doğal parçası olan müziğe farklı hangi pencerelerden bakabiliriz?
  • Müzik ve edebiyatın ortaklıkları adına neler söyleyebiliriz?
  • Her ikisiyle nasıl bir ilişki içindeyiz? Bize nasıl etki ederler ve genel olarak sanat nasıl iyileştirir?

Gerek tek bir şarkının, gerek bir hikâyenin ya da romanın içinde, yazarı tarafından kurgulanmış bir dünya olduğunu kabul ederek başlayabiliriz sanırım. Bu dünyalar içinde de kahramanlarla karşılaşırız. Bir öznesi vardır hikâyenin. Bu öznenin ya da öznelerin başından birtakım olaylar geçer, içlerinde ya da dışlarında yaşananları okuruz, dinleriz. Hayal gücümüzde canlandırırız. Okuduklarımızla, dinlediklerimizle bağlar kurarız.

“Bir şarkı ne yapar?” sorusu…

Bu bağ, bu ilişki nasıl bir şeydir? Bu soruyu uzun yıllar boyunca sordum. Müzik adına, tek bir şarkının açtığı ve dinleyicisini davet ettiği o dünya adına; “Bir şarkı ne yapar?” sorusunun etrafında okumalar, yazmalarla geçti bir dönem. “Eğer müzik yapıyorsam, gerçekten ne yapıyorum”un yanıtlarını aradım aslında. O dönemde çok heyecan verici ve edebiyatla da ortaklıklar yakaladığım görüşlerle karşılaşmıştım. Onlardan bahsetmek istiyorum kısaca. Bir psikolog ve “yazar” olarak kurduğumuz, çocukları, gençleri davet ettiğimiz dünyalarda neler olup bitiyor?

Herhangi bir duyguyu ifade eden bir müziği dinlediğimizde, “duyduğumuz” ya da “hayal ettiğimiz” bir persona, yani duygunun “sahibi” vardır. Böylece, sadece bir metin ya da bir dizi şarkı sözü ve müzikle değil, yapıt içindeki “öznenin” içinde olan bitenle de ilişki kurarız.

1990-2000’li yıllardayız. Psikoloji ve estetik alanında bazı dışavurum kuramcıları (İsimlerini sonda paylaşıyorum.) birbirlerini tamamlayarak ve geliştirerek şunları düşünmüşlerdi: Herhangi bir duyguyu ifade eden bir müziği dinlediğimizde, “duyduğumuz” ya da “hayal ettiğimiz” bir persona, yani duygunun “sahibi” vardır. Böylece, sadece bir metin ya da bir dizi şarkı sözü ve müzikle değil, yapıt içindeki “öznenin” içinde olan bitenle de ilişki kurarız.  “Dinlediğimiz müzikte ‘persona’yı duyduğumuzda, aslında onun bir amaca doğru arayışını ya da çabasını, bir şeyleri arzulamasını ya da reddetmesini, geçmişteki bir şeyi nostaljiyle ya da acıyla hatırlamasını duyarız.

Bu kuram şöyle gelişir: Yapıt, karşısındaki “dinleyen ya da okurun” aktif katılımını da devreye sokmuştur. İnsandaki hayal gücü edimi devreye girmiştir. İzleyen, okuyan ya da dinleyen kişi, parçalarını alımladığı eserin bütününü kendi içinde hayal gücüyle oluşturmaya devam etmiştir.

Unutamadığımız kitap kahramanları vardır. Yer etmişlerdir zihnimizde, kalbimizde. Çocukluğumuzda okuduğumuz roman kahramanlarına geri baktığımızda, Küçük Prens’lerin, Pal Sokağı Çocukları’nın hâlâ orada durduğunu görürüz. Elbette hiçbirimizin Küçük Prens ile kurduğu bağ birbiriyle aynı değildir. Benzerlikler, ortaklıklar çoğunluktadır, ama her okurun kendine özel bir Küçük Prens dünyası vardır. Küçük Prensler, çocuklar ve gençler okudukça çoğalır.

Benzerlikler, ortaklıklar çoğunluktadır, ama her okurun kendine özel bir Küçük Prens dünyası vardır. Küçük Prensler, çocuklar ve gençler okudukça çoğalır.

Yapıtla kurduğumuz ilişkiyi bu yönüyle irdeledikten sonra, dışavurum kuramlarını bir kenara koyarak, müziğe daha yakından bakalım. Çünkü müzikte biraz daha farklı bir şeyler olur. Müzik, sadece ona içkin bazı özellikleriyle daha farklı bir şey yapar bize.

Müzikteki hareket, yaşamla kurduğumuz ilk temas.

Kitapların, metinlerin açtığı bir alan vardır. Müziğin açtığı alansa adeta bir mekândır. Bu, beynimizin müziği, müziğin alfabesi olan notaları ve onun gramerini (müzik cümlesi içinde tempo, ritim, tını gibi tüm özellikleri) bir mekânsallık içinde algılamasıyla ilgilidir. Beyin dinlerken, bir notadan bir başkasına geçişi, bir tür yer değiştirme olarak algılar, müzik cümlelerini üç boyutlu bir yere yerleştirir. Seslerin alçak ya da yüksek oluşunu, tiz ve pez sesleri bir mekânsallık içinde algılar. Bunu bir kenara koyalım.

Müziğe dair bir başka özellik de onun hareketle bağlantısıdır. Müziğin içinde ve temelindeki hareket, aynı zamanda bizim de yaşamla aramızdaki ilk temastır. Anne karnındaki fetüs henüz görmez ve duymazken, rahim dışındaki dünyayla annesinin hareketleri ve hareketlerin örüntüleri aracılığıyla ilk temasını kurmuştur. Hareket, müziğin kalbidir.

Üçüncü nokta, müziğin tüm beyinle olan ilişkisidir. Eskinin sağ/sol beyin ayrımı yerine, artık müziğin beynin bütünüyle ilişki kuran bir faaliyet olduğunu biliyoruz. Bu etkileşimi sağlayan alanlardan biri de sürüngen beynin en yaşamsal, en “ilkel” parçalarından biri olan ve duygularla temas eden “amigdala”dır. Onun yanında da hafıza merkezi vardır. Dinlediğimiz bir müzik, beraberinde onunla bağlantılı olarak kodlanmış anıları çağrıştırdığında, zaman ötesine geçerek o âna ışınlanırız. Hem de ânında! Müzik bunu yapabilir.

Müzik adeta “canlandırır”. Beyne “miş” gibi, sanki gerçekten orada olan şeyi “yaşıyormuş” hissini yaşatabilir. Bu bir tür simülasyondur, ama gerçek gibidir de. Uykudan uyandığımızda hatırladığımız rüyanın içinde bir çift kanat takıp uçtuysak ve sabah gözlerimizi açtığımızda, bu deneyimin nasıl bir his olduğunu tüm hücrelerimizde yaşadığımızdan eminsek, müzikle girdiğimiz dünyada da benzerini yaşarız.

Müziğin uyandırdığı mekân algısını, özündeki hareketi ve beyinle kurduğu karmaşık ve katmanlı ilişkiyi hesaba katarak şöyle söyleyebiliriz: Bir öyküde okur kahramanla özdeşleşirken, müzikte özdeşleştiği ne kahraman, ne de öykünün kendisidir. Müzikte kurulan “özdeşlik”, hayal gücünde işlemekte olan duygunun kendisini deneyimlemektir. Müzik bize o duyguyu, kendimize aitmişçesine yaşatabilir.

Çocuk şarkıları konusu ilginçtir. Anne babalardan yarı şikâyet, yarı durum bildirimi olarak, iki üç yaşlarındaki çocuklarının, tek bir şarkıyı iki yıl boyunca her arabaya bindiklerinde ısrarla dinleme istediğini çok kez duymuşumdur. Bunu, yatmadan önce aynı hikâyeyi okuma isteğine benzetebiliriz. Yatmadan önce, hayal gücüyle beslenerek oluşmaya devam eden dünyanın içine, hikâyedeki kahramanların yanına gitme ve birlikte zaman geçirme isteği yükselir. Birkaç dakikalık bir şarkı süresi bile olsa, müzikle açılan alanda olma isteği artar.

Okumak, dinlemek ruhun egzersizidir.

Hayal gücü ve oyunun çocuk gelişiminde ne denli önemli olduğunu hepimiz biliyoruz. Sanatın bunu nasıl beslediğini de görüyoruz. Bu besleyici ilişkinin, çocukluktan ergenliğe ve sonrasında yetişkinliğe geçerkenki o kıymetli döneme eşlik ettiğini düşünelim. Bu dönemde beynin gelişimiyle birlikte, düşünce biçimi, duygular ve sosyal ilişkiler köklü biçimde dönüşürken, sanat, gencin kendi kimliğini kurmasına, duygularını sağlıklı bir yolla ifade etmesine, hayal gücünü ve soyut düşünme becerisini geliştirmesine yardımcı olabilir. Hem kendini tanıması açısından bir ayna, hem de başkalarıyla bağ kurma açısından bir köprü işlevi görebilir.

Bu noktada oluşan şey kanımca, sanatla mümkün olabilen en özel deneyimdir. Dinlediğimiz bir müzik ya da okuduğumuz bir öyküde, ona doğru uzanırız. Kendi dışımıza doğru uzanır, sınırlarımızı aralarız. Bireyselleşmenin, yıkıcı rekabetin yarattığı yalnızlığın etkisiyle birbirimizden, dünya ve üzerindeki tüm canlı hayatından “kopukmuşçasına” yaşıyoruz. Sanatla, üstümüze kapanmış perdeleri aralarız. Bu bir tür egzersizdir. Okumak, dinlemek; dışarı uzanmak, zihinle birlikte ruhun egzersizidir. Bizi beraberinde empati, anlayış ve evrensellik sularına çeken bir deneyimdir. Aynı zamanda özgürleştirir. Olasılıklar açar, cesaretlendirir.

Yeryüzünün bize ihtiyacı var.

Bir şarkı dinleyelim: Dünya Evim ve Yanıyorsa 

Bu şarkının kahramanı bir sinekkuşu. Bir Afrika masalından gelen sinekkuşu, ormandaki yangını söndürmek için su birikintisinden küçücük bedeniyle bir aşağı bir yukarı damlacıklar taşırken, ormanın diğer hayvanları olan biteni sadece izlerler. “Bu küçücük halinle, yangını söndürebileceğini mi sanıyorsun?” diye sorarlar ona. Su damlalarını taşımaya devam eden sinekkuşunun yanıtı açıktır: “Elimden gelenin en iyisini yapıyorum.”

Buradaki kahramanın bir derdi vardır; dünyaya ilişkin gördükleri iç açıcı değildir. Onun serzenişini hissettik. Çocukların ve gençlerin sesinden duyduk içlerindeki isyanı. Bu müzik parçası, sadece okusaydık benzer bağlar kurabileceğimiz duruma, duyguları daha “ilkel” bir yerden uyararak ve gerçekliği canlandırmamıza katkıda bulunarak yeni boyutlar kattı. Dört dakikalık bir süre zarfında onların arasındaydık.

Müzik “canlandırdı”. Duyguyu, unutulmuş olanı, bastırılmış olanı, ifade edilememiş olanı, canlandırabildi. Bu şarkının yazarı tarafına geçerek ifade etmek isterim: Yapmak istediğim de buydu. Tabiatla zayıflamış bağımızın, merkeziyetçi insan dünyamızın dışında bir yere çıkmak ve dünyaya, insanlık halimize oradan bakmak.

Bizim, zihin ve duygu dünyamızın sanata ihtiyacı olduğu kadar, yeryüzünün de bize ihtiyacı var. En azından daha fazla kötülük ve bencillik görmemek adına; üzerine bastığı toprağın, soluduğu havanın, içtiği temiz suyun kıymetini ve bunların bir hak olduğunu bilen, dünyanın tüm renklerini, seslerini duyan, gören, seven, kollayan bireylere; içine doğduğu dünyayı yine sevgiyle sarıp sarmalayacak nesillere ihtiyacı var. Sanat burada da devreye girip yeryüzünün sesi olabilecek renklilikte ve güçtedir.

Müzik, edebiyat, sanat herkesin olsun!

Yaşamak zorlaşıyor ve sosyal, kültürel, doğal çevremiz çoraklaşıyor olabilir. Dünyanın gidişatında bu çıkarıma varmak gerçekten çok kolay. Üstelik haksız da değil. Ancak erişimimiz olduğu müddetçe –bunun yolları ve olanakları için çözümler yaratmak da yine dayanışma ve gücümüz dahilinde olabilir– sanatın ve sanatla kurduğumuz ilişkinin, üzerimizdeki etkisinin hiç eksilmediğini, eksilmeyeceğini söyleyebiliriz. Hatta bunu, zihin ve duygu sağlığımız açısından bizi suyun üstünde tutacak ve sağlıklı kalmamıza yardımı olacak bir güçle yapabilir.

Hem kendimiz hem de yanı başımızdaki çocuklar ve gençler için edebiyatı, müziği, genel anlamda sanatı, onların dünyasından eksik etmeyelim.

Sanat aracılığıyla içine girebileceğimiz ve girdikçe özgürleşeceğimiz dünyalar var ve var olmaya devam edecek. Ona olan inancımızı kaybetmeyelim. Hem kendimiz hem de yanı başımızdaki çocuklar ve gençler için edebiyatı, müziği, genel anlamda sanatı, onların dünyasından eksik etmeyelim.

O, düş bahçelerinde, büyüyecek, gelişecek, insanlığın her halini tadacak. Bitkileri, hayvanları, canlılığın her versiyonunu ayırt etmeden sevecek. Duyarlılığını besleyecek ve yaşama kendi özgün katkısını sunana dek, bunu nasıl yapıyor olabileceğinin olasılıklarını araştırırken sanat onun yanında olacak. Ayrıca bu bir temel hak. Macar besteci Kodály’nin dediği gibi “Bırakın müzik herkesin olsun!” Hemen genelleyelim: Müzik, edebiyat, sanat herkesin olsun! Ama bugün özelinde, kesinlikle çocuğun ve gencin olsun.

Metinde geçen kuramcılar ve besteci:

Jerrold Levinson, “Music in the Moment” (1998), “Contemplating Art: Essays in Aesthetics” (2006)

Kendall Walton, “Listening with Imagination: Is Music Representational?”(1994)

Paul Hindemith, “Bestecinin Dünyası” (1951)

Zoltan Kodaly, “Let Music Belong to Everyone” Derlemeler (1952)