Kitaplar biraz yanlış, biraz doğru gibidir.
Çağdaş çocuk ve gençlik edebiyatımızın uluslararası üne sahip, ödüllü yazarlarından Miyase Sertbarut, uzun yıllara yayılan birikiminden süzdüklerini eğitimcilerle paylaşıyor.
Bir çocukluk anısıyla başlayacağım konuşmama. Bu ilkokul anısı “kitapların gücü” hakkında. Bir çocuğun kitaba karşı ne hissettiği ve bir öğretmenin kural çiğneyişi hakkında…
İlkokul 3. ya da 4. sınıftaydım. 70’li yılların başı. Bir köy okulu, siyah önlüklü çocuklarız. Öğretmenlerin bazıları ilçede oturuyor ve okula arabayla geliyorlar. Bir gün bizim öğretmen gelemedi. Ders olmayınca sınıfta neler olacağını tahmin edersiniz. Sıraların üzerinde koşanlar, pencere kenarına tüneyenler, tebeşir savaşı yapanlar… Herkes çok mutluydu. Ben de sevinmiştim, ama benim sevinme nedenim, sınıf kitaplığından bir kitap alıp okuyabilmek içindi. Dersler bana da sıkıcı geliyordu ve kitap okumak derse göre eğlenceliydi. Fakat sınıfın gürültüsü ne kadar fazlalaştıysa, kapıda nöbetçi öğretmen belirdi. Elinde uzun tahta bir cetvelle. Sınıftaki tüm sesler bir anda kesildi, herkes sırasına geçti. O cetvelin amacını tahmin etmiştik. O yıllarda öğrencilerin eline vurmak normal kabul edilirdi, eğitimin bir parçasıydı. Öğretmen sordu: “Gürültü yapanlar kim?”
Kitap hem kurtarıcı hem de biraz düzen bozucu.
Tabii kimse, “Ben yaptım,” demedi. Kimlerin gürültü yaptığını sınıfça biliyorduk, ama biz de söylemedik. Öğretmen, “O zaman hepiniz sıra dayağını hak ettiniz,” dedi ve ön sıradan çocukların ellerine vurmaya başladı. Bilirsiniz, sıra dayağında herkesin eline vurulur, öğretmen kendi çocuğunu bile atlayamaz. Benim yerim sınıfın ortalarındaydı. Acayip bir korkuya kapıldım, elim çok acıyacak, canım çok yanacak diye. Öte yandan suçum da yok, sessizce kitap okuyordum. Öğretmen benim de sıramın başında durdu ve elimi uzatmamı bekledi. Ben önümde duran kitabı sıranın ucuna doğru ittirdim. Öğretmen benim kitap okuduğumu görsün, beni atlasın istiyordum. Kitabın görüntüsü yetmez diye düşünerek tüm cesaretimi topladım ve, “Ama öğretmenim ben kitap okuyordum,” dedim.
Öğretmen beş altı saniye durakladı. Sıra dayağında kendi çocuğunu bile kayıramazken beni mi atlayacaktı? Kendim öğretmen olduktan sonra o öğretmenin karar sürecinde yaşadığı zorluğu anlayabildim. İnanılmaz bir şey oldu, bana vurmadan arka sıraya geçti. Benim kafamda şimşekler çaktı. Nasıl yani! Bu kitap, bu cansız, 80-90 sayfalık kitap, içinde birtakım olayların olduğu kitap, beni dayaktan kurtardı! Ayrıca öğretmenin de bir kuralı çiğnemesine yol açtı. Yani kitap hem kurtarıcı hem biraz da düzen bozucu. Ve bunu öyle sessiz yapıyor ki, sıranın üzerinde durması bile yetiyor. İşte o günden sonra kitapların kurtarıcılığına daha fazla inanarak bugüne kadar geldim.
Bu anıyı anlattığım okullarda çocukların ne düşündüklerini anlamak için olayın en heyecanlı yerinde –yani öğretmenin karar verme sürecinde duruyor ve çocuklara soruyorum: “Sizce, öğretmen bana vurmuş mudur, vurmamış mıdır?”
Kitabın gücüne inananlar, kitaba kolay ulaşanlar. Ya diğerleri?
Çocukların havaya kalkan ellerine bakıp bu basit anketi değerlendiriyorum. Anket genellikle şöyle sonuçlanıyor: Büyük şehirlerde, gelir düzeyi orta ve üzeri olan semtlerdeki okullarda ve özel okullarda “vurmamıştır” çok yüksek oy alıyor. Onlar, kitabın gücüne inananlar, aynı zamanda kitaba da kolay ulaşanlar.
Kırsala yakın yerlerde, İç Anadolu’da ve merkeze uzak okullarda ise “vurmuştur” diyenlerin sayısı, vurmamıştır diyenleri geçebiliyor. Onların kitaba ulaşma olanakları daha az, onun gücünden haberleri yok ve “tüm kurallar bizim iyiliğimiz için” düşüncesi ağır basıyor. Bu, sıra dayağı olsa bile.
Çünkü kitaplar büyüklerin de yanlışlarını sergiler. Çünkü kitaplar anamız, babamız, öğretmenimiz değildir; çünkü kitaplar bize başka semtleri de gösterir, başka evlerin içini de.
Biz, işte bu kabulleniş yerine sorgulayıcı bakış açısını oluşturan okuma kültürünü yaygınlaştırmalıyız. Bazı alışkanlıkların ya da inançların yanlış olabileceği yönünde ilk soru işaretleri kitaplardan gelir. Çünkü kitaplar büyüklerin de yanlışlarını sergiler. Çünkü kitaplar anamız, babamız, öğretmenimiz değildir; çünkü kitaplar bize başka semtleri de gösterir, başka evlerin içini de. Biraz içsesimizdir, biraz bize yabancı gibidir; biraz yanlış, biraz doğru gibidir. Çocuklar tüm bunların arasında gezinerek, kendi doğrusunu inşa edebilir.
Hepimiz okumanın öneminin farkındayız. Okumanın lezzetini biliyoruz ve çocuklar da bu tadı alsın istiyoruz. Bazı öğretmen arkadaşlarım kitabını okuttuğu yazarı okuluna davet ederek, çocukları kitabın dünyasına daha da yaklaştırmak istiyor. Yazarlar için de kıymetlidir bu buluşmalar. Eğer iyi bir gözlemciyseniz çocukların neyi sevip neyi sevmediğini, neyi anlayıp neyi anlamadığını bu buluşmalardan öğrenirsiniz. Ayrıca çocukların okuduğunu görmek, öğretmenlerin bunun için çabaladığına tanıklık etmek gerçekten motive edicidir.
Bu çabayı gösteren öğretmenlerimize özellikle teşekkür etmek isterim. Çünkü işleri hiç kolay değil; okul müdürünü ikna etmek, velileri bir kitap almaları için yönlendirmek, hatta ısrar edip tartışmak, yazarın geleceği gün öğrencileri başka sınıflardan da toparlayıp salona indirmek, öğretmenler arasındaki türlü çekişmeler yüzünden kendini hep savunmak zorunda kalmak… Hiç kolay değil, ama bunu yapıyorsunuz. Çünkü siz de Türkiye’de bir şeyler değişsin istiyorsunuz. Edebiyatın gücüne inanıyorsunuz, bu çok kıymetli. Biz yazarlar da inanıyoruz ve bunun için yazıyoruz.
Yazarların sahne becerileri olsaydı yazar olmazlardı.
Benim şansım yaver gitti. İtalya’da da iki okulda çocuklarla bir araya gelme fırsatım oldu. Biri ortaokul grubu, diğeri dördüncü sınıflardı. İtalyanca’ya da çevrilen Yuan Huan’ın Kulübesi’ni (2019) okumuşlardı. Türkiye’deki okul buluşmalarından farkı, yazarın işini gerçekten kolaylaştırmalarıydı. Öğretmen de kitabınızı okumuş oluyor, çocukların karşısına geçip yazar hakkında önce bilgi veriyor, sonra çocuklara, “Kitabı özetlemek isteyen var mı?” diye soruyor. Bu kısa özetleme, çocukların o kitaba ve konusuna yeniden odaklanmasını sağlıyor. Sonra öğretmen, çocukların sorularını alıyor, yazar da bu soruları cevaplıyor.
Bizde ise genellikle sahneye sizi alıyorlar ve sizden bir performans bekliyorlar. Yazarların sahne becerileri olsaydı yazar olmazlardı bence. Biz tüm bunları beceremediğimiz için yazar olduk. Ben okullara giderken çantamda pil bile taşıyorum. Çünkü mikrofonun pili bitince okulda pil bulmak gerçekten zor oluyor. Keşke bütün derdimiz pili biten mikrofon olsa. Asıl sorun, yazarın çocuklara yapacağı konuşmanın öğüt içerikli olması yönündeki beklenti. Onlara okumanın ne kadar faydalı bir şey olduğunu anlatmamız bekleniyor. Fakat biz bu yanlışı yüz yıldır yapmıyor muyuz? Bu öğütler işe yarasaydı, şimdi Türkiye okuyan bir toplum olmaz mıydı? Olmadığımız ortada. Hem okulda hem evde çocuk, okumanın faydalı bir şey olduğunu duymaya devam ediyor. Ama ne okul müdürünün masasında ne evdeki kanepede okunmaya devam eden bir kitap göremiyor.
Çocuk, bir kitabı faydası olsun diye değil, iyi zaman geçirmek için okur. Eğlenmek için, haz almak için okur. Heyecanlanmak, şaşırmak için okur. Sanatın amacı da zaten budur. Edebiyat da bir anlatı sanatıdır ve çocuğun beklentisi doğaldır. Doğal olmayan şey, “çocuk edebiyatı” adı altında çocuğa biçim vermeye çalışmaktır. Ne yazık ki, Türkiye’deki yayın dünyasında bu tarz kitaplara çok fazla rastlanıyor.
Bedava mezar, ucunda ölüm de olsa iştah açar.
Okuma heyecanı uyandırmayan bu yayınlar yetmez gibi şimdi de Milli Eğitim Bakanlığı’nın başlattığı yeni bir projeyle karşılaştık. Projenin adı “Öğretmen Yazar, Çocuk Çiçek Açar”. İsim pek yaratıcı değil, ama ondan daha korkutucu başka şeyler var. Biliyorsunuz, MEB “100 Temel Eser Listesi”yle de büyük bir yanlışa imza atmıştı. O kitap listelerinin işe yaramadığını, tam on üç yıl sonra anlayıp vazgeçtiler. Bu yeni projeyle de ne üzücü ki pek çok çocuğu kaybedeceğiz.
“Öğretmen Yazar, Çocuk Çiçek Açar” projesi öğretmenlerin hikâye kitapları yazması için düzenlenen bir yarışma. Seçici kurulda kimlerin yer aldığını elbette bilmiyoruz. Şartnameye baktığımızda, “Hikâyeler ‘yetkin ve erdemli’ öğrencilerin yetişmesine hizmet edecek ve eğitecek nitelikte yazılmalıdır,” cümlesini görüyoruz. Çocuk edebiyatını edebiyattan saymadığımız için mi bütün bu yanlışlar, yanılgılar? Bu ölçüte göre seçilen metinler kitaplaşacak ve çocuklara ücretsiz gönderilecek. Bedava mezar, ucunda ölüm de olsa iştah açar. İşin en cazip noktası bu. İnsanların alım gücü gittikçe düşerken aileler ve öğretmenler elbette o kitaplarla yetinecekler. “Hikâyeyse bu da hikâye,” diyecekler.
Çocukları dijital dünyaya kaptıracağız!
Yanlış anlaşılmak istemem. Öğretmenlerimiz yazamaz, demiyorum. Bu, kendimi inkâr etmek olur. Ben de bir öğretmendim, ama çocuklara bir şey öğretmeye çalışmadan yazabilmek için, iliğime kadar işlemiş olan öğretmenlikten kurtulmak için çok çaba sarfettim. Onu eğitmek için görevlendirilmiş biri değil, onunla bambaşka bir evrende gezinmek için karşısına çıkmış biri olmalıydım. Bu yol arkadaşlığı ona da bana da keyif vermeliydi.
Onlara okumanın ne kadar faydalı bir şey olduğunu anlatmamız bekleniyor. Fakat biz bu yanlışı yüz yıldır yapmıyor muyuz? Bu öğütler işe yarasaydı, şimdi Türkiye okuyan bir toplum olmaz mıydı?
Bir öğretmen olarak, yazar olma sürecinde yayın dünyasından, editörlerden, kitap fuarlarından, yani bu işi profesyonel olarak yapan kişi ve kurumlardan çok şey öğrendim. Yayınevine yolladığım dosyanın en az bir sene sonra kitaplaşacağını bilerek sabretmeyi öğrendim. Bu bekleme sürecinde dosyayı yeniden yeniden gözden geçirmeyi öğrendim. Bakanlığın bu projesinde ise takvim o kadar hızlı ki, hiçbir yayınevi bu hıza yetişemez.
İçeriğimi oluştururken son durum nedir diye internette baktım, yarışmaya 2076 dosya katılmış ve dosyaların değerlendirilmesi devam ediyormuş. Oysa eylül başında seçilenleri açıklayacaklardı. 2076 dosyayı elbette bu kısa sürede okuyamazlardı. Öngörüsüzlük o kadar açık seçik ki, bu metinler amatörce kitaplaşacak. Okullara, çocuklara ulaşacak ve kitap dünyasıyla yeni tanışan bir çocuğa okuma zevki vermesi beklenecek. Ne yazık ki, yeterince iyi seçenekler sunmadığımız için biz o çocukları da dijital dünyaya kaptıracağız.
Çocuk edebiyatının en önemli eksiği edebiyattır.
Öğretmenin ve anne babaların yapması gereken, çocuğa uygun, iyi kitapları arayıp bulmak. Bunu da sosyal medya üzerinden yapmamak. Çünkü orada işe yaramaz varis kremlerinin, kırışıklık gidermeyen kırışıklık kremlerinin reklamları dönüyorsa, işe yaramaz kitaplar da listelerde boy gösteriyor. Özellikle çocuk edebiyatında bir liste bombardımanı var. Elbette iyi kitapların da listelendiğini görüyoruz, ama bazılarının gerçekten orada olmayı hak etmediğini de biliyoruz.
Çocuklarımız, bazen bizim onaylamadığımız kitaplarla da zaman geçiriyor olabilir. Bunlar futbol hakkında olabilir, korku kitapları ya da basit aşk romanları olabilir. Bu kitapları küçümsemeyelim, en azından çocuğun yanında bunu yapmayalım. Çünkü çocuğun nesne olarak herhangi bir kitapla bağının olması bu dijital çağda çok önemli. Onun kitaplarla bağı bir biçimde devam etmeli. O kitapları ömür boyu elinde tutmayacak, bir süre sonra sizin de içinize sinen kitaplara sıra gelecek. Ben de 14-15 yaşlarımda fotoroman okumaktan hoşlanan biriydim.
Edebiyat kallavi laflar etmek değil, laf cambazlığı değildir.
Ülkemizdeki çocuk edebiyatının en önemli eksiği edebiyattır. Ancak biz edebiyatı da yanlış anlayabiliyoruz. Edebiyat kallavi laflar etmek değil, laf cambazlığı değildir. Zaten bugünün çocukları öyle kitaplarla dalga geçiyor. Edebiyat bir anlatı sanatıdır; okuru heyecanlandırır, insanın içsesi olur, içimizde türlü duygular uyandırır. Karakterlerin ruhu vardır, okuduktan sonra bir süre etkisinde kalmaya devam edersiniz. Başkası olmayı deneyimlersiniz, heyecanlanırsınız. Çocuk edebiyatı da yetişkin edebiyatıyla aynı etkiye sahiptir. Bu nedenle yetişkin olarak bir çocuk kitabı okuduğunuzda değerlendirmeniz zor olmaz.
Ben yine de hep birlikte iyi şeyler yapacağımıza inanmak istiyorum. Hepimizin de buna inanmasını istiyorum.












