Özgürlük yoksa edebiyat olmaz!
Edebiyatımızın çok sevilen, üretken yazarlarından Ahmet Ümit, edebiyat yolculuğundan günümüz Türkiye’sine uzanan birikimini eğitimcilerle paylaşıyor.
İnsan, “insan” formatında doğar ama bu onun henüz “insan” olduğu anlamına gelmez. Doğduğumuz zaman, insanlaşma sürecimiz başlamıştır ve bu süreç ailedeki terbiyeyle ve görgüyle, sonra da eğitimle sürer. Eğitim hiç bitmez, anaokulundan ilkokula, ortaokuldan liseye ve üniversiteye devam eder. Bütün eğitimin ana alanı olan ve insanlığın ölünceye kadar yararlanmaya devam edeceği bir başka büyük okul başlar. Bu okulun adına “sanat” diyoruz.
Edebiyat bizi kendimizle yüzleştirir.
Nietzsche, insanın düşünsel yetkinliğinin en üst düzeyine sanatı koyar ki bunda haklıdır. Çünkü bilim, din, politika, ideoloji… bunların hepsi bir şekilde sınırlıdır. Bir şekilde insanları böler, ayırır, ama sanatın, edebiyatın ta kendisi, tam tersine bütün insanlığı kucaklar. Çünkü o bize, hayatı, hayatın ne olduğunu anlatmaktadır.
Rusya’da geçen bir hikâyeyi, Anna Karenina’yı okuduğumuzda aşkı öğreniriz. Amerika’da geçen bir hikâye, Fareler ve İnsanlar’da arkadaşlığın, dostluğun ne olduğunu öğreniriz. Homeros’un İlyada’sında insanlığın ne olduğunu öğreniriz. Nâzım’ın Memleketimden İnsan Manzaraları’nda Kurtuluş Savaşı’mızın nasıl geliştiğini, nasıl değiştiğini öğreniriz. Edebiyatın kendisi bize, hayat hakkındaki en esaslı, en sağlam bilgileri sunar. Sunmakla yetinmez, çünkü edebiyat, sanatsal bir bilgi değildir. Sanat çok işlevlidir. Evet bilgi vardır, eğitir ve aydınlatır bizi, ama aynı zamanda bizi kendimizle de yüzleştirir. Kendi ruhumuzla karşı karşıya geliriz. İçimizdeki iyilikle, kötülükle, katille, peygamberle, melekle karşılaşırız.
İnsan iyi bir varlık mıdır, kötü bir varlık mıdır? Bu sorular hep devam eder. Bence insan iyi bir varlık değildir, kötü bir varlık da değildir. İnsan, hayatta kalmaya çalışan bir varlıktır. Hayatta kalmaya çalışırken her zaman birtakım fırsatlar karşımıza çıkar ve bu fırsatlar, ne yazık ki öteki insanlara, doğaya, öteki canlılara zarar verir, ama bizim çıkarımızadır. İnsan, kendi çıkarına olduğu halde, sırf kötülüğünü ve yıkıma yol açacağını bildiği için bunlardan vazgeçebildiğinde, her şeye rağmen iyiliği seçebildiğinde insan olabilir. İşte, bütün bunları topyekûn anlatan şeye sanat ve hepsinin anası olan edebiyat diyoruz.
Bilgi bombardımanı altında…
Çağımız bilgi çağı, inanılmaz bir bilgi bombardımanı altındayız. Her alanda pek çok bilgi sunuluyor ve biz bu bilgi sunumu içinde hayatın bütünlüğünü kaybediyoruz. Örneğin, onlarca, neredeyse yüzlerce tıp dalı var. Bilgi öyle parçalanıyor ki her hekim kendi alanını biliyor, ama toplu bir sağaltım hikâyesini, toplu bir tıp olayını bilmekten geri kalabiliyor.
Ne devlet ne başka bir otorite ne de kendi içindeki “sansürcü” tarafından engellenmemesi lazımdır. Hayatı ve insanı doğru bir şekilde anlatabilmek için istediği, inandığı ve düşündüğü gibi yazması lazımdır.
Bugün biz insanlar, o kadar çok yeni bilgi öğreniyoruz ki –teknoloji gelişiyor, yapay zekâdan bahsediliyor, “Yapay zekâ her şeyi çözecek ve insan artık sanata gerek duymayacak, başka şeylere gerek duymayacak,” deniyor. Ama bunların hiçbiri doğru değil, bunların hepsi yanlış. Çünkü ister dini, ister felsefi, ister bilimsel, ister politik olsun bilginin kendisi, sanat dışında hepsi insanlığı bölüyor, parçalıyor ve o bilgileri bize kırıntılar halinde sunuyor. Bu da kafa karışıklığına yol açıyor. Dünyanın bilinebilirliğini, insanın bilinebilirliğini engellemeye başlıyor.
Oysa eğitim de dahil temel sorun şu: Doğduğumuz anda henüz “insan” değiliz dedim. Peki biz kimiz? Bu dünyada ne yapıyoruz? Bu dünya neresi? Bir amacımız var mı? Bir görevimiz var mı? Ne olacak? Ne yapmalıyız? Bir yandan hayatta kalmak zorundayız, evet, ama diğer yandan da sorumluluklarımız var. Hayatta kalmaya devam ederken, haklarımızı olabildiğince kullanıyoruz. Özgürlüklerimizi, haklarımızı engelliyorlar, baskı altına alıyorlar. Bunun için mücadele veriyoruz, ama sorumluluklarımız da var. Bu sorumluluklarımızın farkında ve bilincinde olmamız gerekiyor. Bu sadece kendimize ve ailemize yönelik bir sorumluluk değil; bütün insanlığa, canlılara ve doğaya karşı bir sorumluluktan bahsediyorum. Bütün bunları, en üst düzeyde bize anlatan etkinlik edebiyattır.
İyi edebiyat dediğimiz, insanın kendini tanıma meselesidir. Asıl büyük mesele budur.
Edebiyatın en önemli özelliklerinden biri şudur: Özgürlük yoksa edebiyat olmaz. Bu mümkün değildir. Çünkü bir yazar size hayatı anlatacaksa özgür olması lazımdır. Ne devlet ne başka bir otorite ne de kendi içindeki “sansürcü” tarafından engellenmemesi lazımdır. Hayatı ve insanı doğru bir şekilde anlatabilmek için istediği, inandığı ve düşündüğü gibi yazması lazımdır. O kitabı okuduğumuzda, bir yandan hoşça vakit geçirirken, bir yandan bilgi sahibi olurken, bir yandan da kendimizle yüzleşebilelim. İçimizdeki kötülükle yüzleşelim ki, onunla mücadele etmeye başlayalım.
İnsanlık tarihi, iyiliğin ve kötülüğün mücadelesi…
Başta belirttiğim gibi; insan iyi bir varlık değil, kötü bir varlık da değil, hayatta kalmaya çalışıyoruz. Bu noktada, her aşama bizim için bir sınavdır, çünkü iyiliği ve kötülüğü seçme şansımız vardır. İnsanın yeryüzünde insanlaşma süreciyle beraber başlayan ve insanlık tarihi boyunca süren işte bu mücadeledir; iyiliğin ve kötülüğün mücadelesidir. Bu mücadelede iyilerin, insanın, vicdanın, merhametin, kaybedenlerin tarafını tutan etkinlik edebiyattır.
Dünyanın, hayatın koşulları içinde insanı eğitmesinde ve, “Nasıl insan olunur?” sorusunun cevabını vermeye çalışmasındadır. “Vermeye çalışmasıdır,” diyorum, çünkü edebiyat, din, ahlak, siyaset, ideoloji, hatta felsefe gibi emretmez, edebiyat soru sorar.
Bu yüzden edebiyat dediğimizde, yazarın ahlakı ve etiği dediğimizde, aklımıza gelen şey kaybedenlerin, zulme uğrayanların ve ezilenlerin tarafında olmaktır. Tabii bu zordur, bedelleri olur. Geçmişte de, bugün de olan bu bedelleri maalesef ödemek zorundayız. Bugüne kadar insanlığın ulaştığı değerler hep olumlu olamadı, medeniyetin olumsuz tarafları da var. Roma İmparatorluğu dediğimizde her şeyiyle muhteşem bir medeniyet akla geliyor, ama altında inanılmaz bir kan da var; Romulus’un Remus’u öldürmesi var. İşte o medeniyete ait en olumlu şeyi yaratmak için de cesur olmak zorundayız.
Edebiyatı yükseltmeliyiz…
Bugün ne yazık ki dünya da ülkemiz de özgürlük, demokrasi, insan hakları ve insanların mutlu yaşaması açısından istenilen yerler değil. Çok büyük sıkıntılar, çok büyük sorunlar var. İşte şimdi bence biz eğitimcilere (ben de kendimi eğitimci sayıyorum) düşen bir görev var: Edebiyatı yükseltmek. İyi edebiyatı yükseltmek. “İyi edebiyat” derken, sadece muhalif ve politik meselelerden bahseden bir edebiyattan bahsetmiyorum. İyi edebiyat, bunların çok üstündedir. İyi edebiyat, sadece iktidarla halk arasındaki ilişkiyi, patronla işçi arasındaki ilişkiyi, ağayla köylü arasındaki ilişkiyi anlatmaz. İyi edebiyat, evinizdeki çiçekle sizin ilişkinizi de anlatabilir. Oradan yola çıkarak da bize büyük bir insanlık dersi verebilir. İyi edebiyat dediğimiz, insanın kendini tanıma meselesidir. Asıl büyük mesele budur.
Televizyonlara çıkan uzmanlara, önemli bilim insanlarına bakın. Her şeyi biliyorlar, bilmedikleri konu yok, ama bence bilmedikleri bir tek şey var, o da kendileri. O yüzden de şımarıklar, o yüzden insanlara cahil diyorlar, insanlara tepeden bakıyorlar. Edebiyatın en önemli özelliği burada, insanı eğitmesinde. Dünyanın, hayatın koşulları içinde insanı eğitmesinde ve, “Nasıl insan olunur?” sorusunun cevabını vermeye çalışmasındadır. “Vermeye çalışmasıdır,” diyorum, çünkü edebiyat, din, ahlak, siyaset, ideoloji, hatta felsefe gibi emretmez, edebiyat soru sorar. Soru sorar, çünkü sizin o sürece katılmanızı sağlar. Pasif bir izleyici ya da dinleyici, emir kulu gibi değil. Tam tersine, “Sen ne diyorsun, ne düşünüyorsun, bu konu hakkında ne dersin?” gibi sorular sorar.
Edebiyat, muhteşem bir etkinliktir!
Anna Karenina romanın sonunda intihar ettiği zaman, aslında Tolstoy bize şu soruyu sormaktadır: “Kadın bir aşk yaşamıştır, çaresizdir ve bu aşkın sonunda intihar eder. Yaptıkları doğru mudur?” Bu soruyu çok farklı şekillerde yanıtlayabiliriz. Bütün iyi romanlarda, bütün iyi şiirlerde yazar bize ne yapmamız gerektiğini söylemez, “Ne yapmalıyız?” diye soru sorar. İşte bu, okuru aktif ve duyarlı hale getirir. Daha da önemlisi, okurun duygularını harekete geçirerek ne yapması gerektiği konusunda kendi içinde bir muhakemeye sürükler. Okur, o roman kahramanı kendi kız kardeşi ya da çocuğuymuş gibi karar vermek zorunda hisseder.
Bütün iyi romanlarda, bütün iyi şiirlerde yazar bize ne yapmamız gerektiğini söylemez, “Ne yapmalıyız?” diye soru sorar.
Mekânın hiçbir önemi yoktur. Hikâye Küba’da, Mısır’da ya da Prag’da geçebilir, hiç fark etmez. Edebiyatın büyük gücü, olağanüstü gücü tam da burada saklıdır. İnsanın belli bir hayat aşamasına kadar sınırlı değildir. “Liseyi bitirene kadar roman okurum, sonra okumam!” ya da, “Ortaokulu bitirene kadar roman okurum, üniversiteden sonra okumam!” Benzer sözleri çok duyarız; ne kadar yanlış! Edebiyat ömür boyu, gözümüzü kapayıncaya kadar sürdürebileceğimiz, olağanüstü, muhteşem bir etkinliktir.
Bu muhteşem etkinliği bazıları, “eğlendirici edebiyat” ya da “kaçış edebiyatı” diyerek küçümsüyor. Evet, bütün edebiyat türleri eğlendiricidir, kaçış edebiyatıdır, çünkü sizi bulunduğunuz şartlardan alır, kurtarır, bir seyahate çıkarır. Bu ruhsal bir seyahat de olabilir, fiziki de. Anlatılan karakterlerden yola çıkarak bize insanlığın büyük dramını, büyük hikâyesini anlatır. Bu öyle bir hikâyedir ki, onu okurken, kendi hikâyemizle, kendimizle, kendi aşklarımızla, kendi yıkımlarımızla, kendi başarılarımızla, kendi kötülüğümüzle, kendi iyiliğimizle, bütün pişmanlıklarımızla, hepsiyle karşılaşırız.
Tek bir ömürde binlerce ömür yaşamımızı sağlar.
Hepsinden önemlisi, edebiyat bize çok da farkında olmadığımız bir şeyi, ruhumuzu, bir ruhumuz olduğunu fark ettirir. Çoğu zaman bunu unuturuz, çünkü hepimiz ücretli köleler gibiyiz; geçinmek, yaşamak için birtakım işler yapıyor, işlerimizi sürdürüyoruz. Ancak çoğu zaman işimizi sevmiyoruz. Mutsuz olduğumuz için bu işimize de yansıyor. Sadece ücretle ilgili değil, bize yapılan muameleyle de ilgili bir şey bu. İşimize müdahale ediyor, karışıyorlar. Özellikle eğitimde inanılmaz bir denetim var ve bu denetimi yapanların doğruyu, hakikati ve güzeli temsil ettikleri çok şüpheli. Bu da bizde bir yabancılaşma, yalnızlaşma, işimizden uzaklaşmaya yol açıyor.
Neşemizi, enerjimizi çalıyorlar, yaşama sevincimizi elimizden alıyorlar. İşte edebiyat, bütün bunların karşısında bizi hayatta tutan, bizi ayakta tutan; bizi hayata yeniden sarılmaya, mücadeleye, istediğimiz gibi var olmaya yönlendiren, insanın en önemli düşünsel etkinliklerinden biridir.
Sadece işimizde değil, hayata karşı da böyle bir mutsuzluğa kapılabiliyoruz. Neşemizi, enerjimizi çalıyorlar, yaşama sevincimizi elimizden alıyorlar. İşte edebiyat, bütün bunların karşısında bizi hayatta tutan, bizi ayakta tutan; bizi hayata yeniden sarılmaya, mücadeleye, istediğimiz gibi var olmaya yönlendiren, insanın en önemli düşünsel etkinliklerinden biridir.
Lütfen edebiyattan vazgeçmeyin. Lütfen iyi romanlardan, iyi öykülerden, iyi şiirlerden vazgeçmeyin. Lütfen çocuklarımızı, adına “edebiyat” dediğimiz bu olağanüstü, eğlenceli, bilgi yüklü, gerçekçi, çarpıcı, bizi bambaşka dünyalara götüren, tek bir ömürde binlerce ömür yaşamımızı sağlayan bu büyülü etkinlikten vazgeçmeyin. Çocuklarınızı, bu olağanüstü insanlık deneyimiyle ve onun olağanüstü külliyatıyla buluşturmaya devam edin.













