Yapay Zekâyla Muhabbetimiz… Nereye Kadar?
Çağdaş edebiyatımızda polisiye, fantastik ve bilimkurgu türünde kaleme aldığı kitaplarıyla sevilen ödüllü yazar Doğu Yücel, yapay zekânın eğitimle ve edebiyatla yakınlaşmasının sınırlarını ve iletişim olanaklarını ele alıyor.
Bugünlerde yapay zekâ dilimizden düşmüyor. Bu da çok doğal, hayatlarımızı şimdiden değiştirmeye başlayan, her geçen gün etkisi daha da artan bir teknolojik gelişmeye tanıklık ediyoruz. Aslında yapay zekâ öyle ya da böyle çok uzun zamandır hayatımızdaydı, hani deriz ya, elimizde büyüdü diye. İşte aynen öyle, elimizde büyüdü ve şimdi hayatımızı temelinden değiştirmeye hazır hale geldi.
Bir tarafımız bunu heyecanla, hatta coşkuyla izliyor, diğer tarafımız kaygıyla. Şimdiden bazı meslekler tarihe karıştı. Hiç beklemediğimiz anda bir yapay zekâ programı bizim de işlerimize konabilir diye endişeliyiz. Sadece mesleklerimizi değil, hayatı komple yeniden şekillendirecekmiş gibi geliyor.
Üç büyük icat, üçüne de sert bir direniş…
Aslında hepimiz kendi kişisel tarihlerimizde hayat pratiklerimizi ve yaşam biçimimizi gözle görülür bir şekilde değiştiren bazı büyük icatlarla karşılaştık. Kendi hayatımda geriye gittiğimde böylesine büyük etkide bulunan üç büyük icat görüyorum. Maalesef, eski kafalı biri olmayı havalı bulduğum erken gençliğimde bunların üçüne de sert bir direnç göstermiştim.
İlki kredi kartıydı. Ben daha banka kartına geçmemiştim ki yaşıtlarım kredi kartı taşır olmuştu. Sistemin bir oyunu gibi gelmişti bana ve bu konuda haklılık payım olduğu söylenebilir. Direndim; uzun yıllar ceplerimi gereğinden fazla banknotlarla şişirdim durdum.
Hayatımızı değiştiren ikinci icatsa kuşkusuz cep telefonuydu. Bu da en başta bana bir para tuzağı ve insan iletişimini yapaylaştıracak bir oyuncak gibi gelmişti. Uzun yıllar cep telefonu almaya direndim.
Karşılaştığımız üçüncü büyük icat tabii ki world wide web, küresel ağ –yani internetti. İnternete sahip olan ilk arkadaşlarım en çok chat özelliğinden bahsettiği için bana anlamsız gelmişti. O ilk modemlerin faks makinesi gibi gürültüsü de hoşuma gitmiyordu.
Ben o sıralarda annemin evdeki eski daktilosuyla ilk öykülerimi yazmaya çalışıyordum. Klasik daktilolarla yazmak kolay değildi. Bazı tuşlar basmıyordu, bazılarına bastığınızda da tuşlar geri gelmiyor, daktilonun şeritleri takılıyordu. Bir hata yaparsanız silmek için düzeltme sıvısıyla orayı boyar, boyayı üfler, sonra kurumasını beklerdiniz.
Teknolojik bir mucize “elektronik daktilo”.
Biraz eski kafalı bir aileydik sanırım. İnternet ve PC gibi kelimelerin konuşulduğu yıllarda hayatımıza giren bambaşka bir cihazla evde bayram havası esmişti. Elektronik daktiloydu bu. Düğmeleri tıkır tıkır çalışıyor, mürekkebi hemen bitmiyor, sayfanın sağına soluna, üstüne altına imleci hemen götürebiliyordunuz. Dahası bir cümleyi yazdıktan sonra bir dakika içinde silebilme özelliği vardı. Yazdığınız her cümleyi hafızasına alıyor, silmek isterseniz ve buna bir dakika içinde karar verirseniz tersine çalışan, ama bu defa mürekkep yerine beyaz boya atan bir daktilo aparatı, kâğıttaki o cümleyi silebiliyordu. Çok basit bir özellik olsa da benim için teknolojik bir mucize gibiydi, çok büyük bir lükstü. Bundan daha fazlasına ihtiyaç duyacağımı düşünmüyordum. Bilgisayar kullanmaya o yüzden çok geç başladım.
Şimdi geçmişe dönüp baktığımda kredi kartına direncimde saygın bir taraf görsem de diğer iki teknolojiye geç adapte olduğum için hayıflanıyorum. Bilimkurguya meraklı, uzayda ve gelecekte geçen öyküler yazarak öykü yarışmalarında şansını deneyen genç bir yazar adayı olarak neden teknolojiye bu kadar önyargılı davranmıştım ki?
Oksimoron olarak görülebilir, ama bilimkurguya duyduğum merak beni bu yeni teknolojiler konusunda frenlemiş olabilir. Gençliğini 80’lerde ve 90’larda yaşayanların favori bilimkurgu filmlerine bir bakalım. “2001: Uzay Macerası”nda HAL isimli bilgisayar sistemi, astronot kahramanımıza resmen kafa tutar ve onun trajik sonunu hazırlar. James Cameron’ın “Terminatör”ünde ise robotlar insanları ezerek dünyayı ele geçirmişlerdir. “Matrix”te bu kıyamet senaryosu bir adım daha ileriye gider, robotlar hem dünyaya el koyar hem de insanları bir tür pile dönüştürür. İnsan bedenlerini yapay zekânın hazırladığı simülasyonlara hapsederek hayatta tutarlar ve enerjilerini kullanmaya devam ederler.
Asıl düşman teknoloji değil…
Ancak bu sinema filmlerinin ve robotik distopyalar anlatan kitapların derinine indiğimizde, asıl düşmanın teknoloji olmadığını görürüz. İnsanlığın tek düşmanı, hayatın merkezinde sadece kendisini gören, doğayı, hayvanları ve gezegenin önüne kendi hırslarını yerleştiren insanlığın ta kendisidir hep.
Bu önemli farkı göremeyip bilgisayar, internet ve cep telefonu gibi teknolojilere geç uyanışımı ilerleyen yaşlarda hep sorguladım. Okur yazar, eğitimli, bilim ve bilimkurguya meraklı bir insan olsam da dünyanın iletişimde, bilgiye ulaşımda ve birçok alanda çağ atladığı o birkaç yıl, geri kafalılığım yüzünden yerimde saymıştım, adeta geçmişte yaşamıştım.
Bu aydınlanmadan sonra, bir daha zaman kaybetmeyeceğime kendi kendime söz verdim. Hayatımıza giren her yeni teknolojiyi hemen radarıma almaya başladım. Özellikle de yazarlık uğraşımda işime yarayabilecek teknolojilere karşı uyanık oldum. Çok basit ama herkesin kullandığı Microsoft Word programını etkili kullanabilmenin bile bir yazar için önemli olduğunu fark ettim. Bu yüzden her yeni versiyonunda, bu programın yeni fonksiyonlarıyla yazma eylemini nasıl kolaylaştırabileceğimi anlamaya çalıştım. Hiç kimse bilmiyorken bu programdaki eşanlamlı kelime bulma özelliğini keşfettim -bunu hâlâ bilmeyenler var. Çalışma masamda her daim birkaç sözlük, yazım kılavuzu ve eşanlamlı sözcükler sözlüğü olsa da Word’ün bu özelliğinden sık sık faydalandım.
Yazmayı her zaman aşırı yalnız bir sanat olarak görmüşümdür. Bir yandan böyle oluşunu severiz, ama diğer yandan, küçük bir odadaki o tek başınalık üstünüze üstünüze gelmeye başlar. O yüzden yanı başımızdaki sözlüklere, kılavuzlara ve ilham veren kitaplara karakter atfetmeye başlarız. Sanki bizim yoldaşlarımızdır onlar. Bir kelime, bir bilgi için onların sayfalarını karıştırdığımızda sanki odamızdaki başka birine danışır, onunla diyaloğa geçmiş gibi hissederiz. Bunu yeldeğirmenlerine karşı dövüşen Don Kişot’un yalnızlığına benzetirim. Onun gibi Sanço Panço’ya ihtiyaç duyarım.
Yapay zekâyla muhabbetinin ilk sıkılaşması: Uzak Dünyalar
Yapay zekânın gündeme geldiği 2020’lerin başında, kendi kendine düşünebilen ve insana yardım etmek üzere geliştirilen bu teknolojinin böyle destekleyici bir rol üstlenebileceğini düşündüm. Gelişmeleri yakından takip ettim. Yapay zekânın düşünce tembelliğine itebileceğine, entelektüel kasların körelmesine neden olabileceğine dair uyarılar vardı, ama eski hatamı tekrarlamayacaktım. Ona bir şans vermeliydim. Önce yazdığım öykülerde bana gereksiz vakit kaybettiren karakter isimlerini bulma konusunda ona danıştım. Bilgisayarımda tek tıkla ulaşabildiğim bir internet penceresi, bana çok zaman kazandırdı.
Yapay zekâyla muhabbetimizin daha da sıkılaşması Uzak Dünyalar (2023) isimli kitabımın yazma sürecinde gerçekleşti. Genç okurlara yönelik yazdığım bu kitapta gençlerin de haşır neşir olduğu resim üretme programı olan Midjourney’e başvurdum. Kitaptaki karakterleri, objeleri ve mekânları, verdiğim anahtar kelimeler ve tariflerle bu programa çizdirttim. Sonuçlar inanılmazdı. Hayal gücüme güvenirim, yazarken karakterler, mekânlar gözümün önüne gelir, ama hayal ettiğime benzer bir çizimi ekranda görmek başka bir deneyimdi. Bazen daha fazlasını hayal etmemi sağladı, bazen sahne içindeki mizansenleri gözden geçirmeme neden oldu. Betimlemelerimi, tasvirlerimi onlara bakarak geliştirme şansı buldum. Yazma süreci bittiğinde, eğer bir gün kitap filme dönüşürse storyboard olarak gösterebileceğim birçok resim birikmişti elimde.
Yazara yarenlik eden robotik bir Sanço Panço.
Şimdi bu resimleri Uzak Dünyalar’ın okutulduğu okullarda gösteriyorum, öğrencilerle birlikte onların kitabı okurken hayal ettikleriyle yapay zekânın çizdiği resimleri kıyaslıyoruz. Hatta bazen öğrenciler kendi tercih ettikleri programa istedikleri sahneleri çizdirip gösteriyorlar. Aklımızdan geçenlere en yakın görselleri yapay zekâ aracılığıyla ortaya döküp birbirimizle paylaşıyoruz. Böylece hep birlikte müthiş bir hayal gücü egzersizi yapmış oluyoruz. Burada gösterdiklerim, o çalışmada yaratılan resimlerden bazılarıdır. (Metin boyunca gördüğünüz resimlerin tamamı, çeşitli yapay zekâ programlarıyla bu içeriğe özel hazırlanmıştır.)
Bu çalışmanın bir diğer artısı da, yazarlığın o tek başınalığını, o yalnız mesaisini kırmış olmamdı. Don Kişot-vari yolculuğumda Midjourney bana Sanço Panço gibi yarenlik etti. Ama bu defa robotik bir Sanço Panço’ydu bu.
Yapay zekâ her geçen gün yapabildikleriyle bizi şaşırtmaya devam ediyor. Artık sadece komut vererek kalem oynatmadan çizgi roman yapanlar var; set, kamera, aktör olmadan kısa film üretenler de. Beatles şarkılarını disko tarzına dönüştürüyorlar ya da Zeki Müren’e günümüzden bir rock parçasını söyletebiliyorlar. Var olmayan bir müzik grubu en çok dinlenenler arasına girebiliyor. Sanal doktorların çalıştığı yapay zekâ hastaneleri, sanal aşçıların yemek yaptığı restoranlar kuruluyor. Yapay zekâ araba kullanabiliyor, evleri temizliyor, kütüphaneleri düzenliyor ve nicesi…
Ödevini yapay zekâya yazdıran öğrenciler, robot öğretmenler…
Tabii yapay zekâ adım adım öğretmenlerin de alanına giriyor. Çin’de algoritma tabanlı okulların hazırlığı yapılıyor. Bu okullarda yapay zekâyla oluşturulmuş öğretmenler, öğrencilere kişiselleştirilmiş bir eğitim sunacak. Bu robot öğretmenler, öğrencilerin güçlü ve zayıf yönlerini analiz ederek, bireysel hızlarına göre ders programlarını şekillendirerek eğitim verecekler. Öğrencinin sıkıldığı anda eğitici oyunlar ya da görsel içeriklerle öğrenciyi yeniden motive edecekler. Tüm bunları duymak insanı kaygılandırıyor değil mi?
Diğer yandan öğrenciler de yapay zekâyı kullanmaya başladı ve eminim, şimdiden ödevini yapay zekâya yazdıran uyanık gençlerden bazıları suçüstü yakalandı! Şu an bunu ayırt edebiliyoruz, ama ileride yapay zekâ, insanı daha iyi taklit ettiğinde bunun ayrımı nasıl yapılacak? Eğitimde yapay zekâ gerçekten çok çetrefil konu.
Yapay zekâ hızla sivil hayatlarımızı etkilerken, devlet yönetimine de girdi. Arnavutluk’ta sanal bir figür, algoritma üzerine kurulu bir program (adı Bakan Diella) “Kamu İhalelerinden Sorumlu Bakan” oldu; kabinede konuşma bile yaptı. Şimdi ondan tamamen rasyonel seçimler yaparak yozlaşmaması bekleniyor.
Tüm bu gelişmeler, bana 2016’da yazdığım bir öyküyü çağrıştırıyor. Öldüğünü Google’dan Öğrenen Adam isimli öykü kitabımda yer alan “Yaktın Bizi Kasparov!” isimli öyküde, yapay zekâyla muhabbetimizin gelebileceği uç bir noktayı hayal etmeye çalışmıştım. Öykünün adında Kasparov geçiyor, çünkü yapay zekâyla zıtlaşmamızın tarihinde Dünya Satranç Şampiyonu Garry Kasparov’un büyük bir rolü var. Kasparov ve IBM’in tasarladığı satranç programı Deep Blue, 1997’de karşılaşmışlardı. İlk karşılaşmanın sonunda berabere kalmışlardı, ama ikinci karşılaşmada Deep Blue kazandı. Bu, yapay zekâ ve insan rekabetinde kuşkusuz bir dönüm noktasıydı.
Yapay zekâ bir gün yazarın koltuğuna oturabilir mi?
İşte bu karşılaşmadan ilham aldığım öyküde uzak bir gelecekteyiz ve yapay zekâ sadece satrançta değil, hayatın hemen hemen her alanında insana karşı üstünlüğünü kanıtlamış. Bu üstünlüğü de bir insan temsilcisiyle yaptığı son bir karşılaşmayla kazanıyor.
Aşçılık, öğretmenlik, ressamlık, doktorluk, hatta ebeveynlik ve devlet yöneticiliğinde bir temsilci insanla karşılaşıp üstünlüğünü ilan ettikten sonra, insanların üstün olduğu tek bir alan kalıyor, o da yazarlık. Yani roman, öykü yazarlığı… İnsanlık da son can simidi olarak yazarlığa, edebiyata sarılmış vaziyette. Ama bir gün yapay zekâ, insanlığı bu konuda da düelloya davet ediyor ve tüm yazarlar paniğe kapılıyor.
Dünya Yayıncılar Birliği Başkanı da yapay zekânın karşısına koyacak yazar adayını bulmaya çalışıyor. Başkan, o dönemin en büyük yazarları arasında bir seçim yapmak zorunda. Ancak sonra yapay zekânın karşısına koyacağı insanın, bu yeni çağda, bu yeni realitede doğmuş ve büyümüş biri olması gerektiğini düşünüyor. O yüzden yapay zekâ gerçekliğinde yetişmiş ve henüz ilk öykü dosyasını göndermiş genç, amatör bir yazarı seçiyor. Öykünün sonunda insanlara kıyamadım ve öykünün ucunu açık bıraktım, ama gelecekte ne olur bilinmez.
Bir gün yapay zekâ yazarlıkta benim koltuğuma oturabilir mi? Ya da ileride bir gün okullarda öğretmenlerin yerine robotları mı göreceğiz? Öyle olursa, yapay zekâ öğretmenleri, öğrencilerinin yapay zekâya yaptırdığı ödevleri nasıl ayırt edecek?
Önyargıyla bakma lüksümüz yok.
Bu sorular bir yandan eğlenceli, bir yandan korkutucu, bir yandan da yol gösterici. Her yeni teknolojide insanoğlu bir bocalama yaşadı tabii, ama yapay zekâ hayatın tüm alanlarına dokunan bir teknoloji. Sanattan eğitime, iş dünyasından bilime, insanlığın gelişimini hızlandıran ve medeniyetimizi bir sonraki aşamaya götürecek bir buluş. O yüzden bir bocalama, benim, zamanında kredi kartına, cep telefonuna ve internete baktığım gibi önyargıyla bakma gibi bir lüksümüz yok.
Konuşmamın başında yapay zekâyla muhabbetimiz aslında çok yeni değil, eskilere dayanıyor demiştim. İnsanlık akıl yürütürken, problem çözerken, hesaplarken, harita çizerken çeşitli makinelerden yardım aldı. İlklerden biri kuşkusuz basit bir hesaplama aracı olan abaküstü. Sanırım abaküsle hesap yapan Arşimet’e hiç kimse, “Zihninden hesap yapamıyor musun?” dememiştir! Modern bilgisayarları ve algoritmayı icat eden Alan Turing’e hiç kimse, “Aman dikkat et, ileride senin yerine geçebilir!” dememiştir.
Geçen zaman zarfında, Kasparov yapay zekâya yenilmiş olabilir, bilgisayarlar bazı meslekleri elimizden almış olabilir, ama teknolojinin yeni imkânları doğurduğu da bir gerçek.
Yapay zekâyı bir tehlike, bir rakip gibi görmezsek, insanlık için daha iyi bir geleceği onunla birlikte kurabiliriz. Bugüne kadar yalnız çok yol katettik, belki de tüm sorunlar bu yalnızlıktan kaynaklandı. Üstümüzde çok yük vardı, onu hafifletmenin zamanı geldi. Bizim de bir Sanço Panço’muz olsun artık!

















