Eğitim Öğretim Ekseninde Türkiye
Veri Enstitüsü Yönetim Kurulu Başkanı, araştırmacı, düşünce insanı Bekir Ağırdır, siyasi, ekonomik ve toplumsal koşulların kültür sanata ve eğitim öğretime yansımalarını güncel verilerin ışığında yorumluyor.
“Eğitim” deyince aklımıza dersler, sınavlar, öğrenciler geliyor, ama eğitim sadece idealler ve sistem meselesi değil. Her sonbahar okullar açılıyor, çocuklar okula dönüyor ve yeniden heyecanlanıyoruz. Veri Enstitüsü’nde eğitime dair yaptığımız araştırmaların bulgularına göre, artık “okullar açılıyor” heyecanı ve mutluluğu, yerini endişe ve kaygıya bırakmış durumda. “Eğitim” kavramını, okul, öğrenci ve ders kitaplarıyla değil; toplumun renkleri, problemleri ve beklentileri olarak algılıyoruz. Dolayısıyla biz eğitim deyince sadece okul ve öğrenciyi değil, sadece ders kitaplarını değil, hayatın, ülkenin, toplumun yaşamındaki renkleri, problemleri ya da beklentileri de bir arada algılıyoruz, bir arada gözlüyoruz.
Güven erozyonunun ürettiği problemler…
Eğitim araştırmasının diğer bulgularını da paylaşmak isterim. Çoğunu gündelik hayatlarımızda zaten hissediyoruz ama verilerle de destekleyelim. “Eğitim sistemine güveniyor musunuz?” diye sorduğumuzda, ülkenin yarısından fazlası güvenmediğini söylüyor. Sistemle genel olarak bir güven problemimiz var. Yargıya, yönetimlere, siyasi partilere, medyaya karşı güven erozyonu yaşıyoruz.
Bu güven erozyonunun ürettiği çok fazla problem var. Ülkenin yarısından fazlası, artık eğitimde fırsat eşitliği olduğuna inanmıyor. Bu istatistiği parçalayıp sadece gençlere sorduğumuzda, bu güvensizlik ve inançsızlık oranı %75-80’e çıkıyor. Doğrudan geleceğimizi etkileyen bir gösterge. Örneğin evlilik yaşı 28’e gerilemiş durumda; eskiden bu durum eğitimle açıklanırken artık ekonomiyle de doğrudan bağlantılı. İlk çocuk sahip olma yaşı bugün 35’lere gelmiş durumda; 40 yıl önce evlilik yaşı 23-24, ilk çocuk sahip olma yaşı 27-28’di. “Bu ülkede çocuk yetiştirilmez,” diyen 30 yaş altı gençler %80’ler seviyesinde.
Cumhuriyet idealinin bu ülkeye kazandırdığı en önemli şeylerden biri, alınteriyle çalışarak, ahlaklı insan olarak sınıf atlamanın mümkün olduğuna dair inanç ve kabuldü.
Sisteme olan güvensizliğin tezahür ettiği en önemli yerlerden ilk akla gelenler yargı, medya ve siyasetti; şimdi bir de eğitim meselemiz var. Eğitim önemli bir sınıf atlama aracıydı bu ülkede. Bugün bu umudu taşıyan insanlar bile yarının altına düşmüş durumda. Cumhuriyet idealinin bu ülkeye kazandırdığı en önemli şeylerden biri, alınteriyle çalışarak, ahlaklı insan olarak sınıf atlamanın mümkün olduğuna dair inanç ve kabuldü. Benim kuşağımdaki çoğu arkadaşım belli imkânsızlıklar içinde eğitim sistemine dahil oldular, ama edindikleri diplomalar sayesinde iyi iş fırsatları buldular, kariyer yaptılar. Buna paralel olarak gelirleri arttı. Gelir artışına paralel olarak da sadece kendileri değil, aileleriyle beraber sınıf atladılar. Eğitim yoluyla başarılı kariyerler kurmuş insanlar, arkalarından gelen kuzenlerini, yeğenlerini de okuttular. Sistem kendini yeniden üreten, ama ahlaklı kalarak, alınteriyle çalışarak, diploma edinerek başarıyı yakalama fırsatıydı. Bugün gerçek hayatta böyle bir fırsat eşitliği yok.
Ahlaklı insan olarak başarmak mümkün değilse…
Bugün benim doğup büyüdüğüm kasabadan çıkıp da Ortadoğu Teknik Üniversitesi’ni ya da İstanbul Teknik Üniversitesi’ni kazanmak mümkün değil. Öyle bir eğitim ve diploma almadan çok önemli iş fırsatları yakalamak neredeyse mümkün değil. Artık diploma sahibi bir gencin bile -bırakın ailesini, yeğenini, kuzenini- kendisinin bile sınıf atlama ihtimali, neredeyse sıfıra yakın.
Eğitime olan güvensizliğin bir diğer sonucu da gençlerin zihnindeki, “Ahlaklı insan olarak başarmak mümkün değilse, ne yapmalıyım?” sorusu. Bu sorunun cevabından umudu olmayan 16 yaşındaki bir genç, karakol basıp üç polis memurunu öldürebiliyor ya da üç genç bir araya gelip İstanbul’un göbeğinde güpegündüz suikast düzenleyebiliyor. Bir partiye ya da çeteye dahil olarak, ahlaklı insan olmaya gerek duymayarak, yasadışı işlerle uğraşarak zengin olma hayali kurabiliyorlar. Cumhuriyet’in en büyük kazanımlarından biri, zihnen yok olmaya başlamış durumda.
Sistemin ürettiği bu güvensizlik, sahte diplomalar ve çalınan sınav soruları gibi meseleleri hayatımıza soktu.
Bu yüzden üniversite eğitiminin ekonomiye katkısına inananların oranı son derece düşük. Her üç kişiden ikisi çocuğunun yurtdışında, başka bir ülkede eğitim görmesi için çabalıyor. Sistemin ürettiği bu güvensizlik, sahte diplomalar ve çalınan sınav soruları gibi meseleleri hayatımıza soktu. Bu noktaya birdenbire gelmedik, dolayısıyla geri dönüşümüz de birdenbire olmayacak.
Ortak ufkumuzu kaybetmek…
Türkiye’nin asıl problemi, ortak ufku kaybetmiş olması. Muasır medeniyet tanımının içinde hâlâ çok temel birtakım kurumlarda ve kurallarda bile mutabakatların bozulmuş olması. Hatta Doğulu mu Batılı mı olduğunu bile her gün yeniden tartışmak durumunda kalmış bir ülkedeyiz.
Cumhuriyet’le beraber bu toprakların iki temel hedefi vardı. Birisi kalkınmak, diğeri de toplumsal dönüşüm, yani modernleşme. Kalkınma konusunda neyi başarıp başaramadığımız meydanda. Elbette başardıklarımız da var. Elbette birçok sektörde gelişmelerimiz var. 50 yıl, hatta 20 yıl önceyle bile kıyaslayamayacağımız başarılarımız var. Öte yandan, gelir dağılımında bozulma ve müthiş bir yoksullaşma gibi başka problemlerimiz de var. Dolayısıyla, kalkınma ya da ekonomi politikalarında bile kalkınmayla refahı dağıtmak, gelir dağılımında adaleti sağlamak gibi temel problemleri çözememiş durumdayız.
Türkiye hâlâ kendi kimliğini arayan, kendi ortak ufkunu kaybettiği için bir şeyleri telaşla oldurmaya çalışan, kutuplaşma ve kimliklere sıkışma dediğimiz toplumsal ve siyasal problemleri de birlikte yaşayan bir ülke.
Cumhuriyet’in ikinci hedefi olan toplumsal dönüşüm, yani modernleşmede ne durumdayız? Eğitimin, laikliğin, hukukun üstünlüğüne inancın yerli yerine oturduğu muasır medeniyetin bir parçası olmak konusunda ne durumdayız? Ne yazık ki bu konularda daha ileriye gitmek yerine, yeni kısıtlamalarla uğraşıyoruz. Örneğin Aile Bakanlığı yeni bir genelgeyle, “toplumsal cinsiyet eşitliği” kelimesinin bazı kurumlarda kullanımını yasaklamış. Türkiye hâlâ kendi kimliğini arayan, kendi ortak ufkunu kaybettiği için bir şeyleri telaşla oldurmaya çalışan, kutuplaşma ve kimliklere sıkışma dediğimiz toplumsal ve siyasal problemleri de birlikte yaşayan bir ülke. Dolayısıyla, eğitimin problemlerini sadece eğitimle değil, ülkenin bu genel ahvali üzerinden değerlendirmek ve ondan bağımsız düşünmemek gerekiyor.
Bir diğer önemli nokta da ülkede kentleşmenin son hızla devam etmesi. Müthiş bir iç göç hareketi, büyük metropollere doğru akış devam ediyor. Büyük metropollere akış, fırsat eşitliğini bozarken, kurumlara ve kurallara olan güvensizliğimizden dolayı kimliklerimize sığınmayı da beraberinde getiriyor. Bu da bizi bugünkü umutsuzluğun ve kutuplaşmanın sınırındaki halimize taşıyor.
Umutsuzluk ve kaygıda birleşmek…
Araştırmalarımızın gösterdiği en temel bulgulardan biri, “Türkiye insanı”nın kaygıda ortaklaşmış olması. Ülkenin dörtte üçü çocuğunun eğitimi, kendi gelir seviyesi, istihdam imkânı, barınma ya da sağlık hakkı gibi nedenlerle geleceğe umutla değil kaygıyla, endişeyle bakıyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün de bizim de araştırmalarımızda kullandığımız endekse göre Türkiye insanı depresyon seviyesinde.
Anlattığım bu tablo, umutsuzluğu artırmak ya da sadece şikâyet etmek için değil. Bireysel, mesleki ya da örgütsel olarak çıkış yolları arıyorsak, önce fotoğrafı doğru çekmek için tabloyu anlatarak başladım. Bu toplumsal psikoloji bizi hiç olmadığı kadar ortaklaştırmış halde. Siyasi partisi, etnik kimliği, mezhebi ne olursa olsun, ülkenin dörtte üçü gelecek konusunda umutsuzlukta, kaygıda ve endişede birleşmiş durumda. Bu, beraberinde bir fırsat da üretiyor olabilir.
Toplumsal psikolojide “yasın beş evresi” diye bir teori vardır. Bu teoride, “Baş edemeyeceğimiz derecede acıları, travmaları insan ruhu nasıl yönetir?” sorusu için beş aşamadan söz edilir. Örneğin, kanser olduğumuzu öğrendiğimizde ilk aşama “inkâr etme”dir. Başka bir doktora teyit ettirmek ister ya da “teşhis yanlıştır” düşüncesine kapılırız. İkinci aşamada “öfke” devreye girer. “Niçin benim başıma geldi?” diye sorgularız. Üçüncü aşamada “pazarlık” başlar. “Sigarayı bıraksam ya da beslenmemi düzeltsem kurtulur muyum?” deriz.
Benim çocukluğumda idollerim, yan komşudaki pilot abiydi, doktor olan amcaoğluydu. Metropol yaşantısından dolayı geniş akrabalık ilişkileri ve mahalle ilişkileri bozulduğu için önlerinde böyle idoller yok.
Ancak “yasın beş evresi”nin dördüncü aşaması olan “depresyon” seviyesine geldiğimizde, “Buradan çıkmak için ne yapmam lazım şimdi?” diye düşünmeye başlarız. Eğer gerçekten, sosyolojik, demografik ve ekonomik farklılıklarına rağmen toplum bu depresyon seviyesinde mutabık hale gelmişse, buradan çıkmak için ne yapmak gerektiğini duymaya, dinlemeye hazır hale gelmiştir demektir.
Memleketin geleceği için burnunun direği sızlayan insanların şimdi bu toplumun önüne umudu, yeni bir vizyonu ve iddiayı koyma zamanıdır. Ancak benim gördüğüm, ülkenin okumuş yazmış kesiminin daha çok umutsuzluk taşıması ve daha sinik bir pozisyona geçmeleri…
Gezegenin ritmi değişti, biz de değişmek zorundayız.
Tarih boyunca ekonomik, toplumsal, teknolojik ya da jeopolitik birtakım gelişmelerden dolayı kurulu denge ya da sistem bozulduğunda, yeni güçlerin, başarıların, şirketlerin, devletlerin devreye girdiğini gördük. Tarih boyunca bütün imparatorlukların, devletlerin iniş ve yükselişlerine bakıldığında, birinin krize girerken diğerinin onu devralıp gücü ele geçirdiğini gördük. Bugün ilginç olan şey, sadece Türkiye’de değil, dünyada da sistemlerin hepsinin birden krizde olması.
Teknolojik gelişmeler nedeniyle bütün iş yapış biçimlerinde -buna eğitim de dahil- teknolojik bir sıçrama yaşıyoruz. Gezegenin ritmi değişti. Kuraklıklar, gıda krizleri, tsunamiler, depremler… Gezegen bu kadar tepki verirken, yaşam biçimimiz, üretim ve tüketim biçimimiz değişmek zorunda.
Bugün metropollü bir dünyada yaşıyoruz. 12 Eylül 1980 darbesi yaşandığında, ülkenin üçte ikisi köylerde yaşıyordu. Bugünse %94’ümüz il ve ilçelerde yaşıyor. Nüfusun %55’i, 11-12 büyük metropolde toplaşmış durumda. Ülkenin %90’ı internete dahil, %85’i sosyal medyaya… Bu veriler 18 yaş üstü nüfusa ait. Çocuklarımızın neredeyse tümü, evlerindeki ve ellerindeki ekranlar sayesinde internete bağlı yaşıyorlar.
Koşulları değiştirecek yeni bir hikâye…
Bütün bu hikâyenin içinde, eğitim sisteminden adalet sistemine ve yönetim düzenimize kadar her şey aynı anda krizde. Bu yüzden, hep beraber yeni bir Türkiye ve yeni bir gelecek hikâyesine ihtiyacımız var. Ne kadar umutsuz hissedersek hissedelim, her birimizin farklı çıkış yollarını düşünmesi gerekiyor.
Hangi araştırmayı yaparsak yapalım, bulduğumuz en önemli şey, gençlerin önünde rol modellerin olmamasıdır. İdolleri yok. “Dizilerdeki kahramanlara mı özeniyorlar?” gibi ezberlerimiz var ama hayır. Düğmeye basıp ekranı kapattıklarında onun gerçek olmadığını hepsi biliyor. Benim çocukluğumda idollerim, yan komşudaki pilot abiydi, doktor olan amcaoğluydu. Metropol yaşantısından dolayı geniş akrabalık ilişkileri ve mahalle ilişkileri bozulduğu için önlerinde böyle idoller yok. Bu nedenle anne babalarından başka ilk gördükleri örnek öğretmenleri.
Bütün bu başımıza gelenlere ve yaşamakta olduklarımıza kızmalıyız, eleştirmeliyiz, itiraz etmeliyiz. Haklıyız ama küsemeyiz. Kızmak serbest ama küsmek yasak.
Bakanlığın ya da okul yönetimlerinin kısıtlamalarına rağmen, sadece tavrınızla ya da üslubunuzla bile çocuklarla başka bir ilişki kurmak mümkün. Bugün çocukların iki buçuk milyona yakını kahvaltı yapmadan ya da öğlen yemeği yiyemeyeceğini bilerek okula geliyor. Ülkede müthiş bir yoksullaşma var, ama bunun için öğretmenler “vah vah” diye dövünmek yerine, bütün koşulları değiştirecek yeni bir hikâyenin ya da iddianın unsuru olabilir.
Şahsiyet eğitimini ıskalamak…
Her şirketin, bireyin ya da markanın hem şahsiyeti hem de marifetleri var. Eğitim sistemi hep marifeti çoğaltmak üzerine kurulu. Bir dil daha fazla öğretmek, matematik yeteneğini geliştirmek, fizik bilgisini artırmak… Öte yandan çocukların şahsiyet meselesini ıskalıyoruz. Herkesin iki yıl önce haberlerde gördüğü bir olayı hatırlatayım: 18 yaşının altında ehliyetsiz dört çocuk, anne babalarının arabasını aldılar, bir insana çarptılar ve o insan öldü. O çocukların hiçbirisi telefonu açıp ambulansı aramayı düşünmedi, önce kendilerini kurtarmayı düşündüler. Burada sadece çarpan çocuk mu, o dört çocuk mu suçlu? Hiçbirimizin, okulun, eğitimin, ailelerin bu çocuklara, karşılarında biri can çekişirken ambulansı araması gerektiğini öğretmesi gibi bir sorumluluğu yok mu?
18 yaş altına yapılan araştırmalarımız, çocuklarımızın hâlâ %72’sinin hayata dair öğrendiklerini ailesinden edindiğini gösteriyor. Okullardan, ders kitaplarından, öğretmenlerden öğrendiğini söyleyenler %20’lerin altında. Bu ülkenin ve çocuklarının her birinin yeni bir umuda ihtiyacı var. Umut içinse emek harcamaya, yeni bir tahayyüle, yeni bir gelecek hikâyesine ihtiyacımız var. Bütün bu başımıza gelenlere ve yaşamakta olduklarımıza kızmalıyız, eleştirmeliyiz, itiraz etmeliyiz. Haklıyız ama küsemeyiz. Kızmak serbest ama küsmek yasak. Küsmeye karşılık yapabileceğimiz şey, elbirliğiyle yeni bir hikâye yazmaya çalışmaktır.
Çocuklarımızın, geleceğin sadece tahtaya yazdıklarımızdan ibaret olmadığını öğrenmeleri gerekiyor. Şahsiyetlerini güçlendirmek için öğretmenlerimizin, sadece hal ve tavırlarıyla bile çok etkili olacağına inanıyorum. Kendi hayatlarımız ve ülkemizin geleceği için umudu yeniden inşa etmemiz gerekiyor. Bunun için çok basit bir ilkem ve önerim var: Ayağımızı bastığımız yerde, elimizin uzanabildiği, sözümüzün duyulabildiği yerde iyi olmaya çalışmak. İlla öyle büyük, farklı, büyülü hikâyeler üretmeye gerek yok. İyi olmak, yaptığımız işte iyi olmak yeterli. En yakınımızdakilere ya da ilişki içinde olduğumuz ekosistemlere bir idol, bir örnek olmamız mümkün.










