Bir mimari yapı olarak öykü…

Bir mimari yapı olarak öykü…

Hem çocuklar hem de yetişkinler için yazdığı öykü kitapları ve romanlarıyla sevilen, çağdaş edebiyatımızın ödüllü yazarlarından Leyla Ruhan Okyay, mimarlıktan öykücülüğe uzanan yazın yolculuğunda, edebiyatın bıraktığı izleri ve düşünsel durakları anlatıyor.

Edebiyatla haşır neşir olanlar genç kalır. Hele çocuk ve gençlik edebiyatına gönül verenler, daha da şanslı. Mesela ben, çocuk ve gençlik kitaplarını okurken de yazarken de, çocukluğumu yeniden yaşıyorum. Üstelik son yıllarda yaşadıklarımız nedeniyle bu uğraş bana ilaç gibi geliyor. Masanın başına oturduğumda, ergen ya da küçük bir çocuk oluyorum. Kahramanlarının endişelerini, coşkularını yaşayan bir çocuk…

Bu nedenle bütün yetişkinlere, çocuk ve gençlik kitaplarını da okumalarını öneriyorum. Ayrım yapmaksızın, iyi edebiyat ürünlerini okumak, paha biçilmez bir armağan. Bu uğraş, aynı zamanda haksızlık ve umutsuzluklara karşı direnebilme gücü de veriyor bizlere. Bugüne dek dünyada gelmiş geçmiş bütün totaliter yönetimlerde kitap basımı ve okumanın yaygınlaşması büyük bir tehlike olarak görüldüğünden önüne çeşitli setler çekilmiş. Çoğu, hepimizin bildiği engeller. Ama bu sorunların üstesinden hep gelinmiş, gelinecek de. Sayısı bazen azalsa da, kitaplar hep üretilecek, yayımlanacak, okunacak…

Çocukların dehâsını yüceltmek!

Çocuklar ve gençler için üretilen kitapların niteliği çok önemli. Çocuklar, oyunlar ve hayalleri sayesinde farkına varmadan edebiyat ve diğer sanat dallarıyla iletişim halindedir. Düş güçleri sınırsızdır, daha cesur ve yaratıcıdırlar. Bizim işimiz ise onların dehâsını yüceltmektir. Çocuklara, birey olduklarını hissettiren bir yaklaşım ve doğru seçilmiş sözcüklerle iletişim çabası her zaman karşılık bulur. Okumaya başladıklarında bu çerçeve genişler. Kitaplar aracılığıyla kendilerini geliştirme, dünyaya açılma olanağı bulurlar.

Yazarlar, çocukların bilgi ve duyarlılıklarını doğru algılayıp üretmek ve vermek istedikleri mesajı dayatmak yerine sezdirmek zorundadır. Bu nedenle, çocuklar ve gençler için üretilen kitapların edebi niteliği, en az yetişkinler için üretilen yazınsal yapıtlar kadar önemlidir. Sözgelimi, yetişkinler bir dil hatasını kabul edebilirler bazen, ama çocuk edebiyatının buna tahammülü yoktur.

Ben çok hayalperest bir çocuktum. Hayallerime kendimi öylesine kaptırırdım ki, bir süre sonra onlar beni yönetmeye başlardı. İlkokulda şiirler yazardım. Bazıları Doğan Kardeş’te yayımlandı. Ama o heyecan ve sevinçle yazar olmak gibi bir hayalim hiç olmadı. İlkokulu küçük bir sahil kasabasında bitirdim ve o yıllarda hiç “kanlı canlı” bir yazar tanımadım. Bana göre yazarlar, dergilerde, kitaplarda bazen resimlerini gördüğüm, kasabamıza gelen Avrupalı turistler gibi, belki de “kanları yeşil”, ulaşılmaz varlıklardı.

Edebiyat da mimarlık gibi…

“Çocuklara, birey olduklarını hissettiren bir yaklaşım ve doğru seçilmiş sözcüklerle iletişim çabası her zaman karşılık bulur.”

Asıl edebiyat serüvenim otuzlu yaşlardan sonra, yaşadığım koşullara isyanımla başladı. Yazmak, yaşama sevincimi kamçılayan, ruhumu sağaltan bir uğraşa dönüştü. İlk yazdıklarım, kendiliğinden öykü formatında çıktı. Mimarlık mesleğinin de öyküye gönül vermemde etkili olduğunu söyleyebilirim. Çünkü her yapının bir hikâyesi vardır. O hikâyeyi ne denli içselleştirir, ona göre kurgular, estetik bir form yaratırsanız, yapı, içindekileri o denli sarmalar, rahatlatır, mutlu eder.

Yapılar, nasıl insanı içine alıp onunla bütünleşiyorsa, öykü de okurunu içine alıp onunla bütünleşmeli. Bence bu da mimarın tasarladığı yapıyı, yazarın yazdığı öyküyü birebir yaşamasıyla doğru orantılı. Mimar, çizgilerle anlatır hikâyesini, yazar sözcüklerle. Mimarlık da insanı merkezine alır, edebiyat da.

Yazmaya başladıktan bir süre sonra çevremdekilerin yüreklendirmesiyle ilk öykülerimi toplayıp Adam Yayınevi’ne gittim. Adam Öykü dergisinin Genel Yayın Yönetmeni Semih Gümüş’ün kapısını çaldım. Gümüş’ün ilk sorusu şu oldu: “Önce size sorayım, sizce bu öyküler yayımlanabilir mi?” Hemen, “Evet, bence yayımlanabilir,” dedim. “Biz de bakalım, on gün sonra gelin,” dedi. On günün sonunda büyük bir heyecan ve korkuyla yeniden karşısına dikildim. Ben sormadan yanıt verdi: “Öykülerinizi basacağız!” Sonra da, “Memet Fuat da üç tanesini okudu, beğendi,” diye ekledi. İnanamadım! Teşekkür edip dışarı attım kendimi.

Öyle sevinçliydim ki sokağa çıktığımda, yakındaki işyerime normal insanlar gibi yürüyerek gitmek tuhafıma gitti. Maslak’ta o trafiğin içinde zıplamak, koşmak, uçmak filan istiyordum. Ama kendimi tuttum. Sonunda üzerimdeki kalın, ağır yün paltonun ceplerine soktum ellerimi. Avuçlarımı defalarca sıkarak sevincimi yaşamaya çalıştım. Böylece Adam Öykü’de, birbiri ardına öykülerim yayımlandı.

Edebiyatla yaşam arasında…

Benim için edebiyatla yaşamak, iyi bir okur olmanın ötesinde asıl, yazma uğraşıyla başladı, diyebilirim. Kulak misafiri olduğum her diyaloğu, gözlemlediğim ya da yaşadığım her olayı edebiyat süzgecinden geçirmeye başladım. ‘Bunu en iyi nasıl ifade edebilirim?’ endişesiyle başlayan yeni bir serüvendi bu…

Şu sıra hem çocuk romanı hem de yetişkinler için bir öykü kitabı üzerinde çalışıyorum. Bu nedenle masanın başına oturduğumda, sanki farklı dünyalar arasında yolculuklara çıkıyorum. Kimi zaman yetişkinlerin hikâyeleri içinde kayboluyor, kimi zaman çocuksu sevinçler, platonik aşklarla çiçekleniyorum.

Nezihe Meriç ve Onat Kutlar’la öykülerimi paylaştığım zaman, onların edebiyatla yaşam arasında nasıl bir bağ kurduklarını gözlemleme olanağı bulmuştum. Nezihe Meriç, “Ben uyurken bile evin, şehrin sesleriyle uyuyorum,” derdi. Eşi Salim Amca’nın, terliğinin sesleriyle… Sokağa çıktığında onlarca öyküyle eve döndüğünü söylerdi. Sıklıkla öykülerindeki kahramanlardan söz eder; örneğin, “Acaba ben bu Erol Bey’i nerede tanıdım da geldi öyküye girdi?” diye sorup dururdu kendine. “Küçük Bir Kız Tanıyorum” dizisindeki Ayşe’yi de çok severdi.

Onat Kutlar’a ilk öykülerimi götürdüğümde, “Ben nasıl yazıyorum, sana anlatayım,” demişti. “Önce, yazmayı düşündüğüm metnin basılı hali canlanır gözümde. Bunu sana mesleğinle bağlantı kurarak açıklayayım: Bir yapı düşün; dümdüz, gri, sabun kalıbı gibi, hiçbir estetik yanı olmayan, heyecanlandırmayan… bir ev mesela. Ona bir balkon, bir cumba eklersin, payandalarla güçlendirirsin, pencere açarsın, saçağını genişletirsin, renklendirirsin; estetik bir değer kazanır, çekici hale gelir. Yazı da öyledir. Yeknesak, dümdüz uzayıp giden bir metin, okura görsel ve duyusal olarak itici gelir. Ona diyaloglar eklersin, paragraflarla rahatlatırsın, nefes alır ve daha kolay okunur. İşte o zaman okuru içine alır.”

Edebiyatla yaşamak…

Bir de hikâye anlatıcıları vardır Anadolu’da. Arada bir bana yardıma gelen Fatma Hanım öyleydi. Okuma yazma bilmezdi. Ama onda edebiyatçı ruhu vardı, bilirdim. Onu dinlemeye bayılırdım. Sık sık gelininin, torunlarını kendisine göstermediğinden yakınırdı. Bir keresinde, “Ben de ne yapayım, torunlarımın yukardan gelen seslerini duyuyorum, onların seslerini seviyorum,” demişti bana. Edebiyatla yaşamak, belki de Fatma Hanım’ın kurduğu tümceye heyecanlanmaktır bazen. Uyurken bile hikâye kurgulamak, kurguladığın hikâyenin kahramanı olup onunla yaşamak… Ya da çocuksu hayallerimizin rüzgârına kapılıp yükselebilmektir bulutlara…

İyi edebiyat ürünleri, hem çocukları hem de yetişkinleri yeni dünyalara yolculuklara çıkarabilir. Okumayı tutkuya dönüştürür. Farklı insanlar arasında köprüler kurar ve önyargılara karşı birleşmemizi sağlar. Kadın, erkek, din, dil, ırk gözetmeksizin hoşgörüyü yüceltir. Yaşama sevincini kamçılar ve tüm zorluklara karşın direncimizi törpüler. İyi ki edebiyat ve ona emek verenler var!