Geleceğe ve değişime yeniden bakabilmek…

Geleceğe ve değişime yeniden bakabilmek…

Araştırmacı, düşünce insanı, KONDA Araştırma ve Danışmanlık A.Ş. Genel Müdürü Bekir Ağırdır, siyasi, ekonomik ve toplumsal koşulların yayıncılığa, kültür sanat ortamına yansımalarını yorumluyor.

Yaşadığımız dünyada karamsar olmak için o kadar çok neden var ki, hemen hemen bütün sektörlerde olumsuz bir gelecek tablosu çiziliyor. Gelecekte, yapay zekâ geliştikçe robotlar dünyayı işgal edecek, insana, insan zekâsına ve işgücüne ihtiyaç kalmayacak zannediliyor. Elbette geçmişte olduğu gibi, geliştirilen teknolojiyi kötüye kullananlar yine olacaktır. Ancak tarih boyunca hiçbir gelişme, insanlığı geriye götürmemiştir. Geleceğe bu derece korku ve karamsarlıkla bakmamalı.

İyimserim. Çünkü hayatımızı değiştiren iki önemli mesele var. Birincisi, mekânsal değişim. Tüm dünya gibi Türkiye de metropolleşiyor. Artık kırlarda yaşamıyoruz. Bugün itibariyle Türkiye’de adı “köy” olan yerlerde yaşayanların oranı yalnızca %7. Haliyle köy romanları satmıyor, köy enstitülerinde ürettiğimiz siyaset de satmıyor. Nüfusu 2 binin altında olan yerlerde yaşayanlar ise sadece %16’yı oluşturuyor. Türkiye’deki insanların %51’i, yalnızca 11 metropolün bütünleşik nüfusunun içinde yer alıyor.

Bu metropolleşme ne üretiyor? Tanış olmadığımız bir evrende yaşadığımız için endişe ve güvenlik kaygısı gibi meselelerimiz var. Konutlarımız değişiyor. Türkiye’de son 10 yılda, iki ya da üç katlı müstakil evlerde yaşayanların oranı %60’dan %30’a düştü. Bugün nüfusun %60’ı apartmanlarda yaşıyor. Her yer karaktersiz apartman tarlaları olmuş olabilir, ama asıl değişim, mahalle kavramının ve meydanların yok olması.

Yazı içiYeni iletişim mekânları

Dayanışma biçimimiz, tanışıklığımız, komşuluk tanımımız, tüm ilişki biçimimiz değişiyor. Karşı komşumuzun ismini dahi bilmiyoruz. Ama Twitter’da takip ettiğimiz insanların o gün ne yiyip içtiğini, Instagram’da takip ettiğimiz kişinin hangi marka çanta kullandığını biliyoruz. Komşuluk ölüyor diye ah vah etmek yerine, bu yeni ilişki biçimini anlamak ve içselleştirmek durumundayız. Yaşadığımız dünyanın ritmi bu. Artık yeni komşularımız ve arkadaşlarımız, Instagram’daki takipçi listemiz ya da WhatsApp gruplarımız.

Eskiden köşe yazarları ya da eleştirmenler, yazılarında kitaplardan söz eder, kitap önerirlerdi. Artık önermiyorlar, çünkü kendileri de okumuyor. Öte yandan, Instagram’da ya da Twitter’da takip ettiğimiz insanlardan biri, okuduğu kitap hakkında iyi kötü bir şeyler yazıyor mutlaka. Yazdığı şeyi beğendiysek, kitabı hemen internetteki alışveriş sepetimize ekliyoruz.

Değişen ilişkiler, her şeyi de kötüye götürmüyor. Aile kavramımız da değişenlerden. Türkiye’de her hanede yaşayanların ortalaması 3,7 kişi. Sanayi toplumunun varsaydığı çekirdek aileye geri dönüyoruz, ama araştırmalar gösteriyor ki, Türkiye’de hane başına kişi sayısı olarak çekirdeğe dönüş olsa da aile kavramının işaret ettiği dayanışma ilişkileri, eskisinden daha güçlü biçimde sürüyor. İnsanlar artık yüz yüze gelmiyor olabilir, ama yeni iletişim mekânları sayesinde, eskisinden daha güçlü ve yoğun bir dayanışma ilişkisi kuruluyor.

Değişime ayak uydurmak…

“Dayanışma biçimimiz, tanışıklığımız, komşuluk tanımımız, tüm ilişki biçimimiz değişiyor. Karşı komşumuzun ismini dahi bilmiyoruz.”

Eylül 2019’da, Türkiye’deki 19 milyon hanenin %23’ünün geliri, giderinden eksik oldu. Her dört evden biri, yarı aç yarı tok yaşadı. Duygusal geniş aileye dönüşmenin ürettiği yeni dayanışma biçimleri sayesinde, insanlar birbirleriyle dayanışarak eksiklerini hallediyor. Dayanışma biçimimiz değişiyor.

Metropollerde, ulaşımda geçen zaman artıyor. İstanbul’da ortalama bir çalışan, günde iki üç saatini yolda geçiriyor. Toplutaşıma araçlarında geçen bu zamanı kitap okuyarak geçiren binlerce genç var. Olumsuz değişimlere baktığımız kadar, bu gibi olumlu tepkimeleri de incelememiz gerekir. Değişen ritmin ürettiği başka alışkanlıklar ve davranış biçimleri var. Meselemiz, bunlara ayak uydurabilmek ve iş modelimizi yeniden gözden geçirmek. Bu meselelerimizden kaçtığımız için, gelen zamanın getirdiği değişimlere karamsar ve olumsuz yaklaşıyoruz.

10 yıl sonra nalbantlık, araştırmacılık, yazarlık, kitabevleri ve benzeri birçok mesleğin olmayacağı yönünde de olumsuz bir öngörü var. Tam tersi, hepsinin geçerliliğini koruyacağını düşünüyorum. Hepsi olacak, ama kitabevleri ya da diğer mesleklerin çoğu bugünkü gibi olmayacak. Hepsi değişmek, değişime ayak uydurmak zorunda.

Mekânsal değişimin bir uzantısı da ısınma biçimimiz. Son 10 yılda, doğalgazla ısınanların oranı %28’den %52’ye çıktı. Bir sobanın etrafında toplanılan zamanların aile yapısı, büyüklerin yanında nasıl davranılması gerektiğini öğretirken, toplumsal cinsiyet kodlarını da ezberletiyordu. Bugün, çocuğun kendi odasında da kalorifer var ve artık o gelenekler soba başında yeniden üretilemiyor. Gelenek kodları özellikle metropollerde sonraya taşınamıyor. Çocukların öğrenme ilişkisi, hiyerarşik aile ya da okul yapısının dışında da kuruluyor artık.

Zaman ve mekândan bağımsız yaşamak!

Hayatımızı değiştiren ikinci önemli mesele, gündelik hayatın ritmindeki değişim. Zaman ve mekândan bağımsız yaşıyoruz bugün. Daha hızlı ve bu hızın ürettiği hiyerarşisiz bir hayat yaşıyoruz. Öğrenme duygumuz, ne Milli Eğitim Bakanlığı’nın tarif ettiğinden ne de iktidarın tahayyülünden ibaret. Son 10 yıldaki istatistikler gösteriyor ki, tüm engellere rağmen Türkiye toplumunun algısı, evrensel insan haklarına, adalet duygusuna, dünyanın iyi ve güzel tanımlarına doğru akıyor. Yavaş ya da hızlı, tartışılabilir, ama toplum hiç değişmeden durmaya da razı değil.

Yayıncılık sektörünü de yakından etkileyen bu yeni ilişki ve iletişim biçimleri, kitapla ve okuma eylemiyle ilişkimizi de değiştiriyor. Her birimizin hayatla ilişkisi de değişiyor. Bireyselleşiyoruz; sosyalleşmeye çalışırken bireyselleşiyoruz. Üstelik bunu, genelde tu kaka edilen sosyal medya yapıyor. İnsanlar evlere kapanıyor olabilir, ama herkes sosyal medyaya girdiği zaman, Taksim Meydanı’na gidermiş gibi süsleniyor. En güzel maskesini takıyor, en sevdiği sözleri cebine koyuyor ve o meydana çıkıyor. O meydanda başka etkileşimlere açığız. Kasaba düzenindeki gibi tektip ilişki biçiminden çıkıp etkileşime, etkilenmeye ve etkilemeye hazır hale geliyoruz.

2008’de “Ben kitap okurum” ve “Evimde kitap bulundururum” diyenler %30 oranındayken, 11 yıl sonra, bugün bu oran %42. Tablo o kadar da kötü değil. Türkiye’de her 100 insanın 6,4’ü ayda bir kez de olsa internetten kitap satın alıyor. Bu da küçümsenecek bir sayı değil. Türkiye Yayıncılar Birliği ve yayıncılar, fiyat politikalarını tartışıp doğru iş modellerini geliştirmeliler elbette, ama kitap satışı anlamında hayıflanacak bir noktada da değiliz.

Çoğulculaşma ve yeni fırsat alanları…

Dijitalleşmenin getirdiği bir değişim de yayıncılık girişiminin artışı. 20 yıl önce Türkiye’de kaç yayınevi vardı? Bugün kaç yayınevi var? Matbaacılık ve kâğıt sektöründen gelen biri olarak, 30 yıl önce kitabın matbaa, pazarlama ve dağıtım operasyonunun ne kadar zor olduğunu biliyorum. Evet, niteliği tartışılır, ama teknik olarak bugün iki kişi bir araya gelip yayıncılığa girişebilir. Ancak sektördeki bu çoğulculaşmanın ürettiği bir fırsat alanı da var. Kaliteli olanın ilerlemesi ve güçlenmesine olanak tanıyan bir ortamdayız.

Tüm bunların yanında, önemli bir ödevimiz daha var. Bir araştırmamız, Türkiye insanının zihin haritasında, öğrenme ile ilişkisinin nasıl çalıştığını gösteriyor. İnsanımızın öğrenme eylemiyle ilgili iki meselesi var. Birincisi; mecburiyetten gelen, öğrenciliğin gereği olan bir öğrenme biçimi. İkincisi; meslek erbabının mesleğini daha iyi yapmak ya da kariyerini biçimlendirmek için kullandığı öğrenme hali. Öğrenmeyle mutlak bir yarar-çıkar ilişkimiz var.

Yayıncıların bu noktada, eski usül dergiciliğin yasını tutmak ya da kitap eleştirisi aramak yerine, blog yazarlarıyla, Instagram ve Twitter’daki nitelikli içerik üreticileriyle ilişki kurması gerekiyor. Nitelikli eleştirmenler olmayabilirler – elbette kaliteyle ilgili kaygılarımız hep olacak– ama artık her birimiz tanıtıcı ve aynı zamanda pazarlamacıyız. Bu da yeni fırsat alanlarından sadece biri.

Gençlerin çoğulcu zihin dünyası…

“Her birimizin hayatla ilişkisi değişiyor. Bireyselleşiyoruz; sosyalleşmeye çalışırken bireyselleşiyoruz. Üstelik bunu, genelde tu kaka edilen sosyal medya yapıyor.”

Bugünlerde, “Gençler şöyle, gençler böyle!” diyerek çokça olumsuz tanımlama yapılıyor. Halbuki gelecek gençlerin elinde, değişim gençlerde. Benim kuşağımın ıskaladığı bir fark var. Büyüdüğüm kasabada herkes Sünni, herkes Türk’tü. Sarışın, yeşil gözlü insan yoktu kasabamızda. Günah ya da ayıp denildiğinde, herkes aynı şeyi anlıyordu. Zenginle fakir arasındaki tek fark, sofradaki etin miktarıydı. Evler aynı, oturulan divanlar aynıydı. Zihin dünyamda, ayıp denildiğinde hâlâ aynı şeyi anlıyorum. Ben türkü dışında bir müziği, örneğin klasik müziği 18 yaşımda, üniversite için Ankara’ya geldiğimde duydum.

Öte yandan kızım, İstanbul’da anaokulundan itibaren hayatın bütün farklılıklarını gördü. Farklı türküleri, bilmeceleri, saç renklerini, dilleri, kültürleri, mezhepleri… Onun zihin dünyası, benimkinden daha çoğulcu. Eğitim sistemi gençleri tek bir şıkkın doğruluğuna şartlıyor olabilir, ama sokağa çıktığımızda tüm şıkların doğru olabileceği bir hayat yaşıyoruz. Adını koyamasak da buna içtenlikle inanıyoruz. Artık kimse, bizim zamanımızdaki gibi tek bir doğrunun peşinde değil.

Son 10 yılda Türkiye’de yapılan bütün araştırmalar, gençlerin, insanlığın evrensel doğrularına yönelen bir akışta olduğunu gösteriyor. Arzuladığımız hızda olmayabilir, ama her şeye rağmen, arzuladığımız yere doğru gidiyor. Okuma alışkanlığı konusunda karamsar olmamıza neden olan, 280 karakterle hayatın gizemini çözmeye çalışan, hız peşinde gençler var. Ancak dünyadaki farklılıkların, çoğulculuğun tadına varan, arayan ve araştıran gençler de var. Unutmayalım; Türkiye’deki üniversite mezunlarının oranı, 18 yaş üstü nüfusta %16 iken, 30 yaş altında %22.

Yeni bir yayıncılık…

Araştırmalarda kullanılan A, B ve C gibi gelir düzeyi kategorilerinin Batı’dan alındığı ve bizdeki durumu çok açıklamadığı yönünde bir kanaatimiz var. Çünkü bu kategoriler, insanların tüketici davranışlarını eğitim ve gelir düzeylerine göre tanımlıyor. Oysa okurlar salt gelirlerine göre kitap seçmiyor. Kimliklerimiz, umutlarımız, korkularımız, aidiyetlerimiz, aile ilişkimiz ve daha birçok şeyin oluşturduğu bir hayat biçimimiz var ve bütün bunlar sadece gelir üzerinden açıklanamıyor. Araştırmalarda kullandığımız en önemli açıklayıcılardan biri, bireyin 7 yaşına kadarki ilk dönemini nerede yaşayarak geçirdiği. Çünkü metropolde büyüyen biriyle kasabada büyüyen birinin hayat ritimleri gece ile gündüz kadar farklı.

Geleceğimiz için umutlu olmamızı sağlayacak bir başka veri daha var. 10 yıl sonra Türkiye nüfusunun %35’ini gençler oluşturacak. Türkiye’deki tüm bankaların, partilerin, yayınevlerinin genel müdürleri bu nüfustan çıkacak. O zamana dek en önemli ödevimiz, kendi işlerimizi bu yeni hayat ritmine ve mekânsal değişime ayak uyduracak biçimde değişime sokabilmek. Geçmişe özlemden ve karamsarlıktan çıkıp, yeni yayıncılığın yeni iletişim yöntemleri nedir, buna yönelmek gerekiyor. 80 milyon insanın sosyal medyada olduğu bir yerde, geleneksel reklam biçimleri yerine, sıfır bütçeyle kendimizi ve kitaplarımızı bu mecralarda nasıl anlatabileceğimizin yeni yollarını aramanın zamanıdır.

Yükselen duyarlılıklar…

Araştırmalar gösteriyor ki, yayıncılık için de çok değerli olduğunu düşündüğüm, üç önemli duyarlılık yükselişi var. Birincisi; Türkiye toplumunun genelinde, özellikle metropollerde kadına bakışın değişmesi. Kadının hayata ve istihdama katılımı arttıkça, toplumdaki önyargılar da yavaş yavaş kırılıyor.

İkincisi; çevre meselesi. Bu topraklarda yaşayan insanlar, iklim değişikliğini ve erozyonu birebir deneyimlemiştir. Anadolu insanına, iklim değişikliğini anlatmaya gerek yok, çünkü bizzat yaşıyor. Konya Ovası’nda yeraltı suyu 300 metrenin altına inmiş durumda. Cerattepe’de, Yırca Köyü’nde olanlar hafife alınmamalı. Toplum, karşısında sadece devlet olduğu için bile başkaldırma konusunda gönülsüz olabiliyor; çünkü deneyim, devletin onları kınayacağı yönünde. Oysa toplum, Yırca Köyü’ndeki inşaatı yapanların ya da bir yerlerde dereleri kurutanların özel şirketler olduğunu öğrenince, başkaldırma konusunda daha istekli olabiliyor.

Üçüncü meselemiz de tüketici hakları. Yayıncılık sektörü için en önemli yansımalardan biri işte burada. Şayet korsan kitapla mücadele edilecekse, yardım sadece devletten ya da güvenlik güçlerinden beklenmemeli. Okuru bilinçlendirmek, her gün bu konuda doğru mesajlar vermek, yayıncıların öncelikli işi olmalı. Okur ve toplum, bu mücadeleye sahip çıktığı zaman, sorun başka yollarla çözülecektir. Tüketici haklarında, bugüne dek hiç olmadığı kadar bilinçlenme ve farkındalık var artık. Bu da yayıncılık sektörü için çok önemli bir fırsat alanı yaratıyor.

Yayıncılığı ilgilendiren bir başka önemli konu da, Türkiye insanının çocuklara bakış açısı. İnsanların daha iyi bir hayata ulaşma hayalinin taşıyıcısı çocuklardır. Yetişkinlerin kendi emekleriyle daha iyi bir hayata ulaşma ihtimaline olan inançları oldukça düşük. Aileler, kendileri okuyamasa da, kendi ihtiyaçlarını karşılayamasalar da çocukları okusun ve iyi olsun diye yırtınıyorlar. Çocukların kitabevine gelmesi demek, ailenin de beraberinde gelmesi demek. Evde çocuk varsa, televizyonla da kitapla da ilişkiniz değişecektir. Ailenin yeme içme alışkanlığından kültür sanata katılımına, tatil seçiminden tasarruf alışkanlıklarına kadar pek çok şeyi çocukların katılımı belirliyor ve değiştiriyor.

Çok risk, çok fırsat!

Demem o ki, bütün bunların içinden, sadece nostaljiyle ve eskiye özlemle çıkamayız. Kitabevleri azalıyor diye hayıflanmak yerine, çocukları ve aileleri kitabevlerine çekmenin yeni yollarını düşünmeliyiz. Zincir mağazalarla ya da AVM’lerle mücadele etmek zor. Bu abuk metropolleşme yüzünden sokaklar ve meydanlar azaldıkça, AVM’ler hep hayatımızda olacak ve aileler hafta sonlarında buralara gitmeye devam edecek. Hangi pazarlama modelleri geliştirilecek? Okurun kitabevine gitmesini ne sağlayacak? Bu soruların cevabı, yayıncılık sektörünün üreteceği yeni iş ve üretim modellerinde.

Yeni dönem çokça risk içermekle beraber, bir sürü de fırsat içeriyor. Dönemin kendi dinamiklerini kavramak ve ona göre stratejiler belirlemek gerekiyor. Kitapçılarda kahve satılmasına tepki göstermek yerine, toplumun yoğun ilgi gösterdiği kahve dükkânlarına kitabı nasıl sokacağımızın formülünü düşünebiliriz.

Ankara’nın Zafer Çarşısı kültüründen gelen ve tüm cumartesi günlerini oradaki kitapçılarda geçiren biri olarak, geçmişin güzel anılarına saygı duyuyorum. Ancak benim kızımın da içinde olduğu bugünün gençlerini, kitabevine gitmek yerine internetten kitap alışverişi yaptıkları için yok mu sayacağız? Yeni hayata ayak uydurmak, okurla ilişkimizi tanzim etmek ve yeni iletişim yolları aramak da bizim işimiz.